3 Ocak 2013 Perşembe

Bildiğin Gibi Değil

Kitabın kime ait olduğunu başlıkta yazmamamın bir sebebi var. Kitabın üstünde yazan isimler Rojin Canan Akın ve Funda Danışman, fakat kitap fikrinin kime ait olduğu biraz karışık. Hamza Aktan, bu çalışmaya kendisinin başladığını ve çeşitli sebeplerde ara verdiği dönemde söyleşi yaptığı gençlerden birinin (Rojin Canan Akın) adına kendi fikrinin kopyalandığı bir kitap olduğunu görüyor. Davaya zarar vermesin diye susmasına karşılık işlerin beklediği gibi gitmemesi üzerine bu konuda konuşuyor. Metis de bu konuda elbette kendisine cevap veriyor
Röportajları kimin yaptığından bağımsız olarak içerik, belki başkalarının acılarını anlamak için bir adım olabilir. Elbette anlatıcıların hepsinin bahsettiği her şeyin doğruluğundan emin olamayız. Yine de bunları yalan çıkarmayı amaç edinirken dayanak noktaları biraz daha sağlam olmalı. 'Bütün bunlar yalan, çünkü biz öyle bir şey yapmayız' ya da 'hak etmişlerdir' gibi kendini çürüten argümanlar komik olmaktan öteye gidemiyor. 

Kitapta bir evin farklı cephelerden çekilmiş birkaç fotoğrafı kullanılıyor. Funda Danışman'ın Şırnak'ta çektiği fotoğraflarmış. Bütün duvarlarının kurşunlarla delik deşik edildiği bu evin nasıl o hâle geldiği, kim tarafından o hâle getirildiği de -mümkünse- kaynak da gösterilerek belirtilseymiş keşke. Bu haliyle kendimi, Haiti depreminde çekilmiş fotoğraflarla Arakan katliamının anlatıldığı gazete haberine bakıyor gibi hissediyorum.


Aşiretçilik olsa da ağalık sistemi eskisi gibi yok. Büyük toprak sahipleri yok ve genellikle büyüklerin sözleri dinleniyor. O anlamda kan davaları ya da başka sorunlar adli mercilere başvurulmadan önce, büyükler tarafından çözülürdü. Hakkaniyete uygun bir şekilde daha çok imamlar ve aşiretin önde gelenlerinin öncülüğünde kısmen İslami yasalar kısmen de kendi geleneksel hukuklarından yararlanarak bu sorunları çözerlerdi.

Okulunu bitirdikleri halde okuma yazmayı sökemeyen insanlar vardı. Bu onların gerizekalı olmalarından kaynaklı değildi. Öğretmenlerin söylediklerini anlamıyorlardı. Kendi sınıfımın birincisiydim, ama sosyal bilgilerde ve Türkçe derslerinde beş yıl okuduktan sonra bile Batı’da okuyan ikinci sınıf öğrencisi kadar bilgili değildim.
Bu noktada bir anekdot anlatayım: Bir gün müfettiş gelmişti, matematikle ilgili sorular soruyordu. Ben dördüncü sınıfta olduğum halde hemen hemen bütün sorulara el kaldırıyordum, bütün soruları çözebiliyordum. Sosyal bilgilerden soru sormaya başladı. Kim kalkmak ister, deyince sınıftan hiç kimse parmak kaldırmadı. Sonra, sen çalışkan bir öğrencisin, diye beni kaldırdı. Sorusu: Türkiye’nin başkenti neresidir? Ben soruyu anlamıyordum. Kendi kendime Kürtçe düşündüm ve “baş” dedikleri şey sanırım iyi biri olacak diye düşünerek [baş, Kürtçe’de iyi anlamına geliyor], “Atatürk!” cevabını verdim.

Devlete kırgınlığım var. Bugün Kürtçe şiir yazamıyorum, bazen yazmaya çalışıyorum, ama onlar da davalık oluyor. Mesela sizlere Kürtçe konuşamıyorum.

Fakat bakın çok önemli bir bölgede olan, bir dönemler dünyanın en büyük devlerini kuran Türklerin şimdiki ekonomisi Afrika ülkeleriyle eşdeğer. Burada zulme uğrayan varsa zulmeden de vardır. Zulmeden Türk halkı değildir, devletin üstündekiler ve sistemi yönetenlerdir. Ama Türk halkı ve aydının sesi çıkmıyorsa, onların da suçu vardır.

Öyle olmuştu ki artık canımızdan bezmiştik. Artık bizi öldürsünler de bu hayattan kurtulalım diyorduk.

Biz kadınlar iki defa köleyiz. Bir, erkeklerin kölesiyiz; iki, devletin kölesiyiz. Ben görüyorum, bu memlekette kadınların hiç hakkı yok. Yok efendim, bir kadın kayınpederinin yanında konuşamaz, yok onu yapamaz, yok bunu yapamaz. Yok kadınsan kadınlığını bil. Burası çok geride kalmış bir yer. Ben de kadınım, ben de insanım.

Bana çocukluğum sorulduğunda aklıma açlık, rezillik, sefalet, perişanlık, bombalar, savaş uçakları geliyor.

Barış istiyorum. Annemi babamı giymek istiyorum. Kardeşlerimi görmek istiyorum. Benim de hakkım. Benim gibi binlerce kadın var böyle. Barış olursa kardeşlerimi, annemi babamı görürüm, onlara kavuşurum. Bundan daha insani ne olabilir ki?

Şöyle bir örnek vereyim, çok iyi hatırlıyorum. Affedersiniz, ilkokul ikinci veya üçüncü sınıftaki arkadaşlarım, öğretmenim tuvalete gidebilir miyim, diyemiyorlardı. Sınıfın içinde altına kaçırıyorlardı.

Ben affederim. Eğer gerçekten barış açısından bir katkı olacaksa, bir adım olacaksa neden olmasın? Yani gidenle gidilmez. Gittiyse tamam. Yeter ki bu kan dursun. Bu ölümler olmasın.

Öz ablam eşinin eli değdiğinde hala irkiliyor. Üç çocuğu var, ama hala kendini o adama ait hissetmiyor.

İlk kez fındığa gittiğimizde Mardin dışına çıkmıştım. Altmış ve ya yetmiş iki kişiyi kamyonlara bindirip götürüyorlardı. Berbat bir şeydi, ama onun farkında değilsin. Sanıyorsun ki hayat odur. Çünkü hayat başka bir şey yaşatmamış. Şartlar sana başka bir şey yaşatmamış, hayatın o olduğunu sanıyorsun. Ama oraya gittiğimizde insanların daha güzel, daha rahat yaşadığını gördük. Orada erkekle kadın arasındaki diyaloğu da ilk defa gördüm. Karıkocanın arasındaki diyaloğu ben ilk defa orada gördüm. Birbiriyle konuşup dokunabildiklerini orada gördüm. Ellerini birbirlerinin omuzlarına attıklarında ben şaşkınlıkla karşılıyordum. Ben öyle bir şey görmemiştim. Kadın ve erkek her zaman birbirinden uzaktı. Sofra bile önce adamlar yemek yer, sonra onlar başka yere geçer, sonra kadın oturup yerdi. Hayattan çok kopuk bir şekilde yaşadığımız için bilmiyordum. 1995’e kadar bir kadınla erkeğin el ele gezdiğini görmemiştik.

Yapacak bir şey kalmayınca paşa paşa evlendim. Düğün falan yapılmadı. Ben de artık bir şey demedim. Her şeyi kendileri beğenip alıyorlardı. Teyp çalıp oynuyorlardı. Gidip teybi kapatıp gidin evinize, dedim. Odaya geçtim. O da yanıma geldi ve beni teselli etmeye çalıştı.


17 Ağustos 2012 Cuma

Savaş Pilotu- Antoine de Saint Exupery

Tek sebebim Küçük Prens dışında bir kitabını okuma isteği idi. Kitabı okuyalı bir yıldan fazla bir zaman olsa da aklımda kalan şeyler olması beni şaşırttı. Sanırım kitabı okurken yazarın gerçekten de işinin pilotluk ve savaş sırasında savaş pilotluğu olduğunu öğrenmem etkili oldu.
Çıktığı bir görevi gerçekleriyle, hayalleriyle anlatırken biraz da öğrenciliğini anımsamış. Savaş karşıtı diyebilir miyim diye düşünüyorum. Diyemem.


"Ne büyük hazla gömülüp gidiyorum güvenlik dolu çocukluğuma! Çok iyi biliyorum: Önce çocukluk, okul, arkadaşlar var, sonra sınav günü gelir çatar. Sonra diploma günü. İnsanın, heyecandan kalbi küt küt atarak bir eşiği aştığı gün var; bu eşiğin dibinde öğrencilik biter, adamlık başlar. O zaman, ayaklar yere daha bir sağlam basar. Bir yol seçilmiştir artık. Bu yoldaki ilk adımlar. Daha sonra, silahlar sahici düşmanlar üstünde denenecektir. Pergel, cetvel ve gönye, bir dünya kurmak ya da düşmanları yere sermek için kullanılacaktır. Oyun dönemi sona ermiştir!"

"Komutan’ın inceliği, Israel’i getiriyor aklıma. İki gün önce, haber merkezinin penceresine yaslanmış sigara içiyordum. Israel hızlı hızlı gidiyordu. Burnu kızarmıştı. Kıpkırmızı, tam bir Yahudi burnu. Birden dikkatimi çekti Israel’in kırmızı burnu.
Burnunu seyrettiğim bu çocuğu, Israel’i gönülden severdim. Bizim grubun en yiğit pilotlarındandı. En yiğit, e alçakgönüllü pilotlarından biri. Yahudi korkaklığını o kadar çok işitmişti ki, yiğitliğini bile korkaklık diye görüyordu sanırım. Oysa yenmek, ancak çekingenlere vergidir."


"Ve tabii akşam, Israel’in dönmesinden umudu kestiğimiz zaman, hiç mi hiç kıpırdamayan bir yüzün ortasında, adeta üstün bir yetenekle, düşüncelerin en derinini dile getiren o burnu hatırladım. Eğer Israel’e uçuş emrini ben vermiş olsaydım, o burun, uzun süre, bir vicdan azabı gibi içime çökerdi. Israel, emri aldığı zaman, “Evet komutanım. Başüstüne komutanım, Anlaşıldı komutanım”dan başka bir şey dememişti elbette. Israel’in yüzündeki kaslardan biri bile kıpırdamamıştı. Ama burun, insanı ele verircesine, döneklik edercesine, hafifçe kızarmıştı. Israel yüz çizgilerine dilediğini yaptırıyor, ama burnunun kızarmasına engel olamıyordu."


14 Ağustos 2012 Salı

Zemberekkuşu'nun Güncesi-Haruki Murakami

Murakami kitaplarını okumak çok keyifli, yalnız bitince o keyif yerine bir sinir dalgası geliyor. Eee, diyorum. Ne oldu şimdi? Bu soruya istediğim cevabı alamıyorum bir türlü. Yaşanan bütün o garip olayların biteceğini ve benim her şeyin sebebini anlayacağımı umarak okuduğum 738 sayfalık kitap sona erdiğinde yaşadığım bir mutsuzluk var, kesin, ama o sayfalar çok keyifli ilerliyor. Hakkını vermek lazım.

Henüz üç kitabını okudum ve kediler, koyunlar gibi ortak noktaların dışında bir de savaş var hep bahsettiği. Bundan bahsedişinde hiçbir öğreticilik yok, acındırma yok. Yine de savaşın izlerinin asla silinemediğini büyük bir ustalıkla anlatması beni şaşırtıyor.


Murakami ile ilgileniyorsanız bir de şu yazıya bakın derim.

"Duvardaki takvime bir göz attım. Küçük işaretler Ay'ın evrelerini belirtiyordu. Dolunay yaklaşıyordu. Anlaşıldı dedim, âdet görmesi yakın da ondan. 
Doğruyu söylemek gerekirse, Kumiko'yla evlendiğimden beri insan türüne dahil olmuş ve Güneş Sistemi'nin üçüncü gezegeninde yaşamaya başlamıştım denilebilir. Güneş'in çevresinde dönen ve Ay'ın çevresinde döndüğü Dünya'da yaşıyordum. Ben istesem de istemesem de bu, sonsuza dek -ya da en azından benim yaşamım ölçüsünde, bana sonsuz gibi gelecek bir süre- böyle sürüp gidecekti. Bunun bilincine, karımın âdet döneminin her yirmi dokuz günde bir, tıpkı ayın evreleri gibi, dönüp geldiğini görmekle varmıştım. Bu dönemi oldukça zahmetli geçiriyordu: başlamasından birkaç gün önce hep kaygılı, hatta zaman zaman aşırı sinirli oluyor, ortalığı kırıp geçiriyordu. Bu nedenle, dolaylı olarak benim için de önemli bir dönem sayılırdı bu. Ay'ın bu döneminde onu boşuna kaygılandırmamaya özen göstermeliydim. Evleninceye değin Ay'ın evrelerine hiç dikkat etmemiştim. Ara sıra, başımı kaldırıp gökyüzüne baktığım olurdu gerçi, ama Ay'ın biçimine hiç kafayı takmazdım, oysa ki evlendiğimden beri, onun hangi evrede bulunduğunu her zaman çok iyi bilir oldum. 
Kumiko'dan önce de kadınlarla ilişkim olmuştu ve kuşkusuz onların da az çok şiddetli kanamalı sancılı âdet dönemleri olur, kimi zaman da gecikir ve bana soğuk soğuk terler basmasına yol açardı. Bu dönemde çok huysuzlanan kızları da hiç oralı olmayanları da tanımıştım. Ama bu kızların hiçbiriyle tam anlamıyla yaşamamıştım ki."

"Koşullar, onun dünyasından daha geniş bir dünya konusunda görüş bildirmesini gerektirdiği zaman kocasının düşüncelerine güveniyordu. Eğer bu kadarla kalsaydı, kuşkusuz kimseye bir zararı dokunamazdı. Ama bir kusuru vardı -ki bu tür kadınlarda sık rastlanan bir kusurdu bu- inanılmaz derecede kendini beğenmişti. Kişisel değerler konusunda hiçbir kavrama sahip olmadığından, ancak genellikle yaygın önyargıları benimsemekle yaşamdaki yerini belirleyebiliyordu. Kafasında tek bir düşünce vardı: "Nasıl bir intiba bırakıyorum?" Hepsi bu kadardı işte. Bu yüzden, dar görüşlü, sinirli yaratılışta, sadece ve sadece oğlunun öğrenimiyle ve kocasının toplum içindeki yeriyle ilgilenen bir kadın olup çıkmıştı."

"Ama bir hafta sonra evleneceksin, kocan sana gerektiği gibi ve istediğin kadar sarılabilir. Hatta her akşam. Evlilik bunun için yaratılmıştır. Artık pillerin her zaman doldurulmuş olacak."

"Bir ağaç dalına konuyor ve dünyanın zembereğini kuruyor. O olmasa dünya işlemeyecek. Kimse bilmiyor bunu. Dünyadaki insanlar sanıyor ki dünya dev boyutlu, karmaşık, göz kamaştırıcı bir mekanizma sayesinde çalışıyor."


31 Temmuz 2012 Salı

Huzur- Ahmet Hamdi Tanpınar

Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nden henüz burada bahsetmesem de zihnimin bir köşesinde hep duran romanlardan biri. Huzur ise ne zaman dışarıda olanlarla içimdekileri bir arada düşünsem aklıma gelen kitaplardan biri.
Dün akşam iftar ederken bir yandan oruç tutmadığı için dayak yiyenlerin haberlerini okuyor, bir yandan da Arakan'dan kaçan Müslümanların bir parça kuru ekmekle yaptıkları iftarın görüntülerini izliyordum. Kimin daha zalim, kimin daha mazlum olduğu tartışmaları dönüp dururken ayranımı içip haberleri seyre devam ederek ben ne yapıyordum acaba? Nerede duruyordum? 
İkinci Dünya Savaşı çıkmak üzereyken Nuran'ın aşkından deliren Mümtaz, İhsan'la arasındaki ilişki, tam bir pislik diyebileceğimiz Suat ve Nuran'a davranışı da bunları düşündükten sonra aklıma gelenlerden.
İyi çizilmiş karakterlerden, ince mesajlardan bahsetmeme, güzel, bunu okuyun dememe gerek var mı?



"Hiçbir meselede Nuran, Mümtaz’ın hayatını tasarrufa kalkmamıştı. Sevginin insan hürriyetine bir tecavüz olmamasını istiyordu. Mümtaz, ömrünü ve hayatını ona hediye ettikçe, o tıpkı eski ve cömert Abbasi halifeleri gibi hepsini birden kabul ediyor, sonra yine ona iade ediyordu. “Benimdir, fakat sende kalsın…” Hâlbuki bu latif istiğnanın sahibi hiç bahsetmeden sözünü bile açmadan bütün ömrünü, günleri gibi Mümtaz’a vermişti. Fakat Mümtaz bu cömertliğin yanı başında, hiçbir kuvvetin, hatta aşkın bile zorlayamayacağı bir iç kalenin, bir istiklal fikrinin hiç olmazsa kendisine sadık kalma, kendi kendisini yalancı çıkarmama arzusunun bulunduğunu seziyordu."

"Sonra, eve döndüğünden beri akrabasına karşı olan sevgisinin daha başka bir hal aldığına dikkat etti: “Acaba hep alışkanlık mı? Hep yanımızdakileri mi seviyoruz?” dedi."

"Bir yığın adres almış, telefon etmişti. Fakat bizim memlekette aranan kaybolur. Şark oturup beklemenin yeridir. Biraz sabırla her şey ayağınıza gelir."

"Evvela güvercinlere baktı. Sonra dayanamadı yem dağıttı. Bunu yaparken içinde bir taraf, çocukluğunda olduğu gibi Allah’tan bir şey istemesini söylüyordu. Fakat Mümtaz artık gündelik işlerin içindeki Tanrı düşüncesini karıştırmak istemiyordu. O, insanda yıpranmamış, sağlam, her türlü tecrübeden uzak, yalnız hayata dayanmak için kuvvet veren bir memba gibi durmalıydı."


"Mümtaz, kendisinin doğduğu senelerde semt hanımlarına olan aşkını bazen aynı mahalle mescidinin minaresinden bütün semte kurtarıcı davetin ayrılmaz bir parçası gibi bir günde beş defa ilan eden bu eski zaman hovardasına bayılıyordu. Tevfik Beyin çok efendice bir Epikürcülüğü vardı ki, yalnız, ağarmış bıyıklarını ellerinin tersiyle silerken, gözlerinde toplanan kısık bir haz ifadesinde kendini açıkça gösterirdi."

"Nuran’ın dayısı bir gün laf arasında ona, bizim çapkın diye tanıdığımız ve herhangi bir ömür muhasebesini yaparken yahut iflas etmiş bir hayalin tesiri altında kaçırdığımız eğlenmek fırsatları arkasından üzülürken kıskandığımız insanların çoğunun, “bir kadını layıkıyla sevmek fırsatına ermemiş yahut bu fırsatı kaçırmış insanlar olduğunu, onların peşinde koştukları bir keyfiyeti, bir ideali, aynı tecrübenin bir yığın tatsız tekrarıyla telafiye çalıştıklarını” hülasa kıskanılacak olanların Mümtaz gibi tek sevgiyle yaşayanlar olduğunu söylemişti."

"Tevfik Beye göre, uzviyetlerin birbiriyle tanışmasından evvel sevişmek imkânsızdı. Romancıların kabahati, hikâyelerini, asıl başlaması lazım gelen yerde bitirmeleriydi. Çünkü asıl aşk uzviyet tecrübesine dayanan, onunla devam eden aşktı. Bu itibarla ilk ciddi ten tecrübesinde ihanete uğrayanlar, ömürlerinin sonuna kadar, eğer tesadüf denkleri ile karşılaştırmazsa, mahzun arayışlarına devam edeceklerdi."

"Genç kadın onun dostluğunda bütün imkânlarının açıldığı müstesna iklimi bulmuştu. Bu yüzden her hevesi, her hareketi, her düşüncesi, küçük dargınlıkları, naz ve şımarıklıkları, ufak tefek çolpalıkları bile etrafına bir yığın sır ve güzellik getiren, hayatın nizamını çok mesut buluşlarla değiştiren, sanat kadar mucizeli oyunlar haline gelmişti."

"Bu acayip şeyleri Nuran’a anlatamayacağı için mahzun oluyordu. Mümtaz, Nuran’ın garip şeyler müteahhidiydi. Genç kadının hiç sarsılmayan şüpheciliğini, düzgün düşüncesini, şuradan buradan topladığı acayip hikâyelerle karşı karşıya bırakmağa bayılırdı."

"Bazı eski medeniyetlerde ölenle eşyasının beraberce yanması veya gömülmesi ne güzel adetmiş. Fakat insan sade ölürken bırakmıyordu ki… İki ay evvel Mümtaz en beğendiği kol düğmelerini bir arkadaşına hediye etmişti. On beş gün evvel yeni ciltlettiği kitabı bir takside unutmuştu. Sade bunlar mıydı? Birkaç ay evvel sevdiği kadın yaşama iradesini tek başına kullanmak istemiş, ondan ayrılmıştı. İhsan evde hasta yatıyordu. Dokuz gündür zatürree onu yakalamış, yavaş yavaş bugün bulunduğu o dar geçide kadar sürüklemişti. Her an çok fena bir şey olabilirdi. Hayır, insan sadece ölürken ayrılmıyor, arkada bırakmıyordu. Belki bütün ömrünce her an birçok şeyler onu arkada bırakıyordu. Sonra olduğu yerde birdenbire kabuklaşıyor, çok ince, görünmez bir şeyle o anda etrafında olanlardan ayrılıyordu. “Biz mi gidiyoruz, onlar mı?” sual buydu…"

"Kapının önünde kalmıyoruz ki, evin içine giriyoruz, ona sahip oluyoruz, benimsiyoruz, benimdir diyoruz, istiyoruz, memnun oluyoruz. Gidenin arkasından ağlıyor, gitme diye eteklerine yapışıyoruz. Hiçbir şeyi kendimizden ayırmıyoruz."

"Hakikaten bu kızda hoşuna giden bir taraf vardı. Zalim, şımarık, hodbin, beyinsiz, fakat güzeldi. Bir meyve gibi tatlı ve çekiciydi. Onu beğenmek, sevmek, arzu etmek için hiçbir hazırlığa ihtiyaç yoktu. Kumral saçların daima değişen, daima dalgalı çerçevesinden bu yüzü kendine doğru çekmek, bu dişlerin parıltısını öperek, ısırarak kapatmak yetişirdi. Kuyu gibi fakat aydınlık, lezzetli bir an. Ondan ötesini düşünmek, bir ufuk aramak manasızdı."

"Fakat hangi İstanbullu bindiği vapurda kimlerin bulunup bulunmadığını merak etmez?"

"Fakat Nuran’ın tebessümü, başının üstüne bütün bir mevsim gibi toplanmış kumral saçları onu hayatın siyasetten, çekişmeden başka, onların çok üstünde, daha çok güzel ve daha iyiliğe götürücü ufukları olduğuna, saadetin bazen insana bir metre kadar yaklaşabileceğine, dünyanın zannedildiğinden çok iyi kurulduğuna inanıyordu."

"Bir gün Küllük’te büyük bir tarihçimizin insanları, “Esafil-i şark, Nizam-ı âlem, Şiş” diye üçe ayırdığını işitince bu tasnifi genişletmişlerdi. Yamyamlar, herhangi bir ideolojide, sağ veya sol, mutaassıp olanlardı. Katiller, birtakım meseleleri olan ve her gördüklerine onlardan bahsedenlerdi. Telaşlı katiller, bu meseleleri fazla enfüsileştiren, isyan hissiyle dolu olanlardı. Müntehirler ise bunları iki taraflı azap haline sokanlardı."

"Dostoyevski, içinde bulunduğumuz çıkmazı en iyi gören adamdır."

"Bu olgun, zarif, güzel kadında güneşin öz bahçesi imiş gibi baştan başa aydınlık ve füsun olan bir taraf vardı, o zamana kadar tanımadığı, kendisinde eksik sandığı bir taraf, sadece meşguldü, onun varlığı ile dolup boşalmağa hazırlanıyordu. Her düşünce serin bir uyanış durumunda değişiyor, uzviyetin derinliklerinden gelen küçük ve esrarlı dalgalar, unutulmuş hayat şarkılarını tekrarlıyordu."


"O da biliyordu ki, sevmek, mesut olmak, sevmeden evvel tanışmak, sevdikten sonra unutmak, hatta düşman olmak olağan şeylerdi. Fakat denizde yıkanmak da öyleydi; uyumak da öyleydi. Her şey, herkeste olduğu gibiydi. Tecrübenin yeni ve ilk olmaması onun ruhundaki şevki eksiltmiyordu. Kendisinde mademki ilk defa oluyordu, mademki ilk defa teni ve ruhu beraberce harekete gelmişler, tam bir terkip bir anlaşma içinde mesuttular. O halde yeniydi."

—Hakikaten hiçbir büyük işe hevesiniz yok mu?
—Büyük işe, hayır… Fakat bir işim olduğunu biliyorsunuz. Bunu yapıyorum, o kadar.
Büyükten korkuyordu. O tehlikeli bir şeydi çünkü çok defa hayatın dışına çıkmakla oluyordu. Yahut insan serbest düşünceyi kaybediyor, hadiselerin oyuncağı oluyordu.
—O zaman insan kendisinin veya hadiselerin ağında kayboluyor. Hakikatte bu konserde büyük küçük yoktur. Her şey ve herkes vardır. Tıpkı etrafımız gibi. Hangi dalgayı, hangi ışığı atabilirsiniz? Onlar kendiliğinden yanarlar, sönerler. Gelirler, giderler, tezgah durmadan işler. Fakat siz niçin saadeti aramıyorsunuz da büyük iş arıyorsunuz!

"O gün Nuran’da her şey Mümtaz’ı çıldırttı. Kendi kendisini aşka veriş şekli, hazza sakin bir limanda bekleyen gemi gibi hazırlanmış yüzünün mahmur İstanbul sabahlarını hatırlatan örtülüşleri, yaşanan zamanın ötesinden gelir gibi tebessümler, hepsi ayrı ayrı lezzetlerdi ki tattıkça hayran oluyor, bir insandaki bu sonsuzluğa, zamanın birdenbire değişen, adeta birbiri peşinden gelen ebediyetler gibi ağırlaşan ritmine şaşıyordu."

 
"Nuran, Emirgan’daki evi pek severdi. Yokuşu duymuyorum artık, O kadar alıştım. Bu, sana doğru gelmek olduğu için beni yormuyor. İlk defa Nuran’dan bunu işittiği zaman Mümtaz şaşırdı. Çünkü her şey üzerinde o kadar konuşan, kendisine ait her şeyi anlatan genç kadın, ona, aşklarına dair tek kelime söylememişti. Hatta mesut musun? sualini bile lüzumsuz bulmuştu. Onun için aşk, hislerin kelimelerle israfı değil, Mümtaz’ın ruhundaki fırtınaya olduğu gibi kendisini teslimdi."

"Kırk sekiz saatten beri hayatı alabildiğine büyüyor, alabildiğine genişliyordu. Daha kim bilir, neler, kimler girecekti. Bütün bunlar, hepsi bir kadını sevdiği, onun tarafından sevildiği içindi. Yaşamak, başkaları tarafından muhasara altına alınmak, yavaş yavaş boğulmaktı. Yaşamak…"

"Kendimizi verdiğimiz düşüncenin arasında, hepimizin alışık olduğumuz bu seslerin, kendilerini göstermeden, adeta bir metinde lüzumsuz bir virgül, bir nokta gibi gelip geçişleri vardır. Sonra yavaş yavaş zihin sadece bekleyişten ibaret bir hayata başlayınca bu sesler günün merhalelerini işaret eden alametler olurlar, nihayet vakit gelip de Nuran gelmeyince daha evvelki tecrübelerin acı hatıralarına kalb olurlardı. Saat ona doğru yoğurtçunun sesi, sadece ev kadınlarına ilk kolaylığı bahşetmekten başka bir şey ifade etmezken, on ikiye doğru adeta düşüncesini Nuran'ın gelişi meselesine teksif etmeği genç adama hatırlatır, ikide aynı satıcı aynı sesle Nuran'ın gelmesi saatidir, diye haykırır,
üç, üç buçukta, "Bugün de geçen haftaki gibi olacak, gelmeyecek!" der, akşama doğru ilk karanlık arasından bağırdığı zaman ise bu sesin kıvrımlarında "Ben sana söylemedim mi?" gibi bir nevi itap başlardı.
Mümtaz için, Nuran’ı beyhude yere beklediği bu günlerde, saatler, ümitten ye’se doğruağır ağır çehresi değişen bir mahluktu. Sabahleyin ümidin beşuş çizgileriyle gülümser, öğleye doğru şüphe ile sevinç arasında üzülür ikindide."



"Maziyi ihmal edersek hayatımızda ecnebi bir cisim gibi bizi rahatsız eder, terkibin içine ister istememz sokacağız. O, kendisinden gelmemiz lazım gelen bir şeydir.  Bu devam fikrine bir vehim de olsa muhtacız. Kaldı ki, dün doğmadık. En çetin realitemiz budur. Sonra hangi köklere gideceğiz? Halk ve halkın hayatı bazen bir hazine, bazen de  bir seraptır. Uzaktan namütenahi bir şey gibi görünür. Fakat yaklaştın mı, beş on motifin ve modanın içinde kalırsın yahut doğrudan doğruya bazı hayat şekillerine girersin. Klasik yahut yüksek tabaka kültürü, ondan birçok yerlerde kopmuşsun... ve zaten sıkı sıkıya bağlı olduğu medeniyet yıkılmış."

Ben milliyetçiyim, bir mefhuma çok yakın bir realitenin adamıyım. Fakat bu demek değildir ki halka yabancıyım, bilakis onun emrindeyim.
—Fakat ıstırabını görmüyorsunuz?
—Görüyorum. Fakat oradan hareket etmek istemiyorum. Onu mazlum gördükçe bir gün zalim olmasını hazırlayacağımı biliyorum. Niçin o kadar çok ıstırap çekiyoruz; yani bütün dünya. Çünkü hürriyetin uğrundaki her mücadele yeni bir adaletsizliği doğuruyor. Ben aynı silahlarla mukabeleyi bırakmak istiyorum. Ben Türkiyeyim. Türkiye benim adesem, ölçüm ve realitemdir. Kâinata, insana, her şeye oradan, onun arkasından bakmak isterim.
Talihimizin en hazin tarafı neresidir, biliyor musun Mümtaz? İnsanın yalnız insanla meşgul olması. Bütün bina onun üzerinde kuruluyor, dışarıda ve içeride. Farkında olsun olmasın, insan insanı malzeme gibi kullanıyor. Kinimiz, garazımız, ümidimiz hep onunla. Dilenciyi ve fakiri çıkar, merhamet ve gufran kalmaz, birdenbire fakirleşiriz. Hayır, insan insanla meşgul. İnsanoğlu insana yüklenerek yaşıyor. Hatta sanatkârlar bile; senin o evliya ruhlu dediğin insanlar bile. O gece Dede Efendi bize nasıl yüklenmişti? Şimdi son defa için dinlediğim keman konçertosunda Beethoven bana nasıl yükleniyor? Hatta onlar, ötekilerden daha fazla. Çünkü üst üste kendi ruhlarının hastalıklarını bize aşılıyorlar.
—Hayır, sen yalnız Nuran’la meşguldün. Bu da gayet tabiiydi. Herkes için mukadder bir tecrübeden geçtin. Şimdi hayata açılacaksın! Hislerinin değil, düşüncenin adamı olman lazım! Suat sizin saadetiniz üzerinde ısrar ettiği için kendini yıktı. Hiçbir şeyi kendimize kader yapmağa hakkımız yoktur. Hayat o kadar geniş ve insan o kadar büyük meseleler içinde ki… Onu kavramak için düşüncelerimizde ve hayatımızda hür olmalıyız. Mesuliyetini taşıyacağın fikrin adamı ol! Onu kendi uzviyetinde bir ağaç gibi yetiştir. Onun etrafında bir bahçıvan gibi sabırlı ve dikkatli çalış.

"Bu kıskançlıktı. Aşkın öbür çehresi olan kıskançlık. Bütün hazların ve saadetlerin, bizi mesut eden tebessümlerin, ahitlerin, ümitlerin tekrar gerisin geriye dönüp, keskin bıçaklar, çok keskin neşterler halinde içimize sağladığı kıskançlık. Mümtaz’ın aylardır tanıdığı ve tattığı bir şeydi bu. Çoktan beri aşkın kadehi onda ikileşmişti. Birisinden çıldırtıcı ihsasların içkisini içerken, her dakikası bir duaya benzeyen saadetinin ortasında, birdenbire bir el avuçlarının ortasına ikincisini sıkıştırıyor; birdenbire en ihtişamlı sarhoşluktan, sefil acıların, küçük duyguların, zelil şüphelerin âlemine uyanıyordu."





17 Haziran 2012 Pazar

Hafız'ın Yolculuğu- Jan Potocki

Kitapların biri gidiyor,  biri geliyor aslında. Bakmayın burada onlardan çok bahsetmeyişime. 

Jan Potocki'nin diğer kitabını sevgilimden alarak ve onun tavsiyesi üzerine okumuştum. O zamandan beri bunu da okumam gerektiğini hatırlatıyordu. Okudum. Batılı yazarın doğu üzerine yazması her zaman biraz temkinli davranmama sebep olur. Gerçi tersi konusunda da aynı tavrı sergilerim ve bu kendimi biraz daha iyi hissetmeme sebep olur. Belki de iyi hissetmek için böyle yapıyorumdur, emin değilim. 
Jan Potocki'nin kullandığı dilin yalınlığı, hikâyelerin her cümlede beş mesaj vaat ederek bir de bunları gizlemeye çalışmaması benim ilgimi çekmesine sebep oldu. Hikâyelerin ana kahramanı diye bahsedebileceğimiz Hacı Bektaş'a dair ise abartılı bir övgü ya da yergiye rastlamayışım kitabı rahatlıkla okumamı sağladı. Siz de gönül rahatlığıyla okuyabilirsiniz bence.

Bilgin Ebu Hanife, Bahr-el Nur ya da Işıklar Okyanusu başlıklı yapıtının yetmişinci cildini yayımlamak üzere Bağdat'a doğru yola çıkmıştı, bu arada hala yapıtında bazı yanlışlar olduğunu üzülerek görüyordu.
Aynı kervanda yolculuk yapan derviş Bektaş ise kendini devenin salınımına bırakmış şarkılar söylüyor, yolculuğunu bundan böyle sürdürmemesini sağlayacak eliaçık Müslümanlara rastlayıp rastlamayacağını aklının ucuna bile getirmiyordu. Kervansaraya vardıklarında Bektaş yatıp uyudu, oysa, o gün edindiği izlenimlerin uçup gitmesini istemeyen Ebu Hanife, gecenin bir bölümünü bunları kaleme almakla geçirdi.
Güneşin ilk ışıklarıyla uyanan Bektaş, şarkısını akşam bıraktığı  yerden sürdürmeye başladı. Ebu Hanife de uyandı, müthiş bir baş ağrısından yakındı  ve ardında bir ad bırakma çabasının ona büyük eziyetlere mâl olduğunu söyledi.
"Dostum" dedi bunun üzerine Bektaş; "buradan gelip geçmiş tüm yolcuların kervansarayın duvarlarına kazıdığı şu adlara bir bak. Zaman bu adların hepsini neredeyse silmiş, başka yolcular da artık okunmaz hâle gelmiş adların üzerine kendi adlarını kazımışlar.  Bazıları yerlerini uzun süre onurla korumuş, ne var ki, kötü şaka yapmaktan hoşlanan kişiler, bu adların sövgü dolu sıfatlar eklemişler. Gel gör ki, adını bir yerlere kazıma geleneği sürüp gitmekte; hatta ben bile bir defasında çok rahat uyku çektiğim bir meydanın bir yerine Bektaş adını kazıdım, ama ey bilginler bilgini Ebu Hanife, burada yalnız bir gece kalacak olan kendini bilmez bir yolcunun, bu tek geceyi adını mermere ya da granite kazımakla geçirmeye kalkmasına ne buyurursun?


"Saygıdeğer efendim" diye cevapladı Bektaş, "gittiğiniz her yerde, iyilikten çok kötülükle karşılaşacaksınız, ama nerede olursa olsun, kötülüğün içine biraz da olsa iyiliğin karıştığını göreceksiniz, bu kadarı da, bana göre, bilge kişinin yaşamın kötülükleri karşısında avunmasına yetmeli."

"Size Bahreyn'in başkentine kadar eşlik etmeye karar verdim. O eyalet, Kamatların boynuna geçirmek istediği utanç verici boyunduruğu silkeledi; böyle bir başkaldırının o insanlarda uyandırmış olması gereken sevinci paylaşmaktan bizim de çok büyük zevk alacağımızı düşünüyorum. "

"Efendim" diye cevap verdi Bektaş; "ben hiç de sizin gibi düşünmüyorum.

29 Nisan 2012 Pazar

İçimizdeki Şeytan- Sabahattin Ali

Canımın Sabahattin Ali okumayı çektiği günlerden birinde taslaklarda görünce bunu hemen bahsetmeliyim diye düşündüm. Sabahattin Ali, bence bu kitapta Kürk Mantolu Madonna'dan daha iyi iş çıkarmış. İyi temellendirilmiş karakterleri, gerçekçiliği, iyilikle kötülüğün, her türlü hissin iç içe geçmişliği ile çok başarılı. Aslında şöyle söylemeliyim: Beni oldukça etkiledi.
Edebî açıdan zevk vermesinin yanı sıra yaptığı eleştirilerle de iyi noktalara parmak bastığını düşünüyorum. Onun eleştirilmesine sebep de bu olmuş kitaptan sonra. Nihal Atsız, Peyami Safa ve Necip Fazıl Kısakürek'i eleştirdiği düşüncesiyle hakkında bazı şeyler yazılmış. Kitap eleştirisi ile sınırlı kalanlar olmasında bir sakınca olmayanlar. Fakat Nihal Atsız gibi gözü dönenlerin yazılarını okumak daha ilginç. Kitabı eleştirdiği kısımlarda bile aynı kitabı okumadığımızı düşündürdü bana. Mesela, Macide'nin yaşadıklarını, hissettiklerini bir kenara bırakıp Ömer'le birlikte olmasını, daha sonra Ömer'in içinde bulunduğu durumun etkisiyle kendini Bedri ile güvende hissetmesini "hafif kadın" olmak gibi görmesi; Sabahattin Ali'nin kendisinde bulunan, ya da bulunmasını istediği vasıfları, düşüncelerini, romanın kahramanı Ömer ile dile getirmesini sert bir dille eleştirmesi mantıksızlığının küçük bir kısmı olsa gerek aslında. Nihal Atsız'ın yazdıklarına buradan bakabilirsiniz. Ben yine de bir kısmını kopyalamak istiyorum üşenenler için.

"Sabahattin Ali bu memlekette ırkçı,Turancı ve Anadolucu olan milliyetperverleri hep satılmış insanlar olmakla itham etmek istiyor ve romanını yazarken de bugün aramızda yaşayan bazı kimseleri, tabii biraz değiştirerek, romanına sokup onları küçültmek istiyor. Böylelikle de kendisini küçük gören insanlardan gizili bir öç almak diliyor. Ben de ırkçı, Türkçü ve Turancı olduğum için – Evet, övünerek söylüyorum ve tekrar ediyorum: Irkçı, Türkçü ve Turancı olduğum için – Sabahattin Ali’nin itiraflarına cevap vermek lüzumunu duyuyorum."

"Fakat Sabahattin Ali bu romanı ile şunu veya bunu değil; milliyetçiliği, ırkçılığı, Türkçülüğü baltalamak istemiş, bu romana hem kendisini, hem de tanıdığı, selamlaştığı insanlardan bazı milliyetperverleri sokarak tahte’ş-şuurundaki bir kinin öcünü almak istemiştir. Bu kin, Kirye Sabahattinaki’yi kendi ırkının yurdundan ve devletinden mahrum eden Türk ırkına karşı duyduğu kindir"

"Fakat bizim Sabahattin Ali romandaki Ömer’i bütün ahlaksızlığına , salaklığına rağmen “dudakları çok güzel bir erkek “ olarak gösteriyor."

"Bu kitapta çingeneler bile ülküleştirilirken (nedense Sabahattin çingeneleri pek sever) Türkler, yani kanı Türk olan bizler, yani bu vatanın kurucuları, sahipleri ve müdafileri olan insanlar hep kötü olarak gösterilir."

"Kirye Sabahattinaki!.. Yahut fikirlerine ve irfanına göre Yoldaş Sabahattin Aliyef!.. Sen, kanı bozuk Oflu Rum dönmesi ve marksın fikri veledi!.. Türk olmamanın, yüksek tahsilli olmamanın verdiği kıskançlıkla yanıp kavrularak kendinden üstün gördüğün herkese saldırıyor ve yetişemediğin her salkıma tilki gibi “olmamış” diyip geçiyorsun. Senin tahte’ş-şuurundaki bütün kinler pek iyi anlaşılıyor. Türk olmadığını bildiğin halde Türk yaşamağa mecbur olmanın verdiği ruhi kargaşalık içindesin. Sen de her Türk olmamanın, tahsili yarıda kalmış her muhteris insanın yaptığı gibi hırsını doyuracak tek yola sapıyorsun. Bu yol, Türklüğün kutlu nesi varsa hepsini inkar ederek, hepsine söverek kendini aldatmayı temin eden komünistlik yoludur. Romanında insanlar arasındaki karanlık münasebetlerden ne diye bahsediyorsun? Sen o karanlık münasebetlerin şahıslanmış örneğisin."

Nihal Atsız'dan gereğinden fazla bahsetmiş oldum. Bunlar da İçimizdeki Şeytan'dan:

"Hayat beni sıkıyor, dedi. Her şey beni sıkıyor. Mektep, profesörler, dersler, arkadaşlar… Hele kızlar… Hepsi beni sıkıyor. Hem de kusturacak kadar. 
Bir müddet durdu. Eliyle gözlüğünü oynattı ve devam etti.
Hiçbir şey istemiyorum. Hiçbir şey bana cazip görünmüyor. Günden güne miskinleştiğimi hissediyorum ve bundan memnunum. Belki bir müddet sonra can sıkıntısı bile hissedemeyecek kadar büyük bir gevşekliğe düşeceğim. İnsan bir şey yapmalı, öyle bir şey ki… Yoksa hiçbir şey yapmamalı." 

"Mesela herhangi bir gün müthiş bir iç sıkıntısı seni boğar. Hayat sana karanlık, manasız gelir. İnsan, biraz evvel senin zırvaladığın gibi felsefeler yapmaya başlar. Hatta yavaş yavaş onu da yapamaz ve canı ağzını açmayı bile istemez. Hiçbir insanın, hiçbir eğlencenin seni canlandıramayacağını sanırsın. Hava sıkıcı ve manasızdır. Ya fazla sıcak, ya fazla soğuk, ya fazla yağmurludur. Gelip geçenler suratına salak salak bakarlar ve on para etmez işlerin peşined, bir tutam otun arkasından koşan keçiler gibi dilleri bir karış dışarı fırlayarak koşarlar. Aklını başına toplayıp bu pis ruh haletini tahlil etmek istersin. İnsan ruhunun çözülmez düğümleri bir muamma gibi önüne serilir. Kitaplarda okuduğun depresyon kelimesine bir cankurtaran simidi gibi sarılırsın. Çünkü nedense hepimizde, maddi olsun, manevi olsun, bütün dertlerimize bir isim takmak merakı vardır, bunu yapmazsak büsbütün çılgına döneriz. Mamafih insanlarda bu merak olmasa doktorlar açlıktan ölürlerdi."

"Şeytan nereye çağırırsa oraya. Bu dünyada başka türlü olmak neye yarar?"

"Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması. İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu. İçimizdeki şeytan yok. İçimizde acz var, tembellik var. İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: Hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var."


Huzur Defteri-Fatih Çıtlak

Karagümrük Cerrahi Âsitanesi'ni ziyaret etmeye karar verdim bu kitabı okuduktan sonra. Ziyareti başka zamana ertelesem de taslaklardan ilk bu çıkmalı diye düşündüm. Fatih Çıtlak, Safer Dal'ın sohbetlerinde tuttuğu notları kitap haline getirmiş. Büyük bir kısmı anılardan, aktarılanlardan oluşuyor, fakat yine de edebî eser gözüyle değerlendirmemek lâzım diye düşünüyorum.
Kitaptan çok fazla alıntı yapmaya gerek duymadım. Böyle şeylerle ilgileniyorsanız okuyun bence.

"Hazret-i Âdem'den günümüzee gelinceye kadar inşâallah ve kıyamet gününe kadar yüzlerce velî, şeyh, pîr ve mürşid gelmiştir ve gelecektir. Muhakkak ki kendi aralarında fazilet olarak birbirlerine üstünlükleri vardır. Lâkin tâlip olana bu meslek yani sırat-ı müstakim üzere tevhid-i tedrisatı aynı şekilde devam etmektedir ve edecektir. Bazı bu sahayı bilmeyen kişilerin çocuk gibi kavga etmeleri "Senin yolun benimkinden küçüktür, benim şeyhim seninkinden büyüktür." gibi laf etmeleri aslında kendi şeyhlerinden feyiz alamadıklarının ve yolun hakkını vermeme gafletinin bir emaresidir. Kendi nakıslıklarını, mensup olduklarını zannettikleri yolun övülmesiyle bertaraf edeceklerini zannederler ve yol büyüklerinin asla istemedikleri bir ruh haline bürünürler. Fahreddin Efendi Hazretlerinin buyurduğu gibi şaşı olmamak lazımdır. Hak yoluna hak ve hakikatle davet eden herkes başımızın tacı kabul edilmelidir. Lâkin insanların farklı farklı mizaçları vardır. Bu farklı mizaçlar kendilerine uygun meşreplerden feyz alırlar. Tasavvuf mektepleri olan tariklerin çok olması insan mizaçlarının da çok olmasındandır."

"Malum, makam-ı kutbiyyeti ikiye ayırırlar: kutb-ı irşad ve kutb-ı medar. Kutb-ı irşad; manevi meseleler üzerinde âlemin kutbu olan zâta denir. Kutb-ı medar ise kevni hadiseler üzerine makam-ı kutbiyyette olan zattır. Bu iki kutbun tâbi olduğu imama ise gavs denir. Üçler diye bilinen bu zatlara yardımcı olarak yediler, kırklar ilave olur ki bu zâtlar manevi hükümetin mutasarrıfları addedilir. İki kutbiyyet makamını yani kutb-ı irşad ve kutb-ı medar makamlarını tek başına bir zât ikame ederse ona da gavs-ı azam derler."

28 Şubat 2012 Salı

Eve Düşen Yıldırım- Nahid Sırrı Örik

Bu kadar ara verdikten sonra manidar bir zamanlama ile karşınızdayım. Bir e-posta ile düştüğüm gaflet çukurundan çıktım. Buradaki taslaklar, bilgisayarımda yazılmış alıntılar, notlar, hep benim okula döneceğime dair planlara göre hazırlanmıştı. Bu kez kararlıydım, çalışkan bir öğrenci olacaktım, ama düzenli olarak okumaya ve kitaplardan bahsetmeye devam edecektim. Bu beni mutlu edeceği için yapacaktım. Okula dönemeyince bütün bunlara gerek olmadığını düşündüm sanırım. Mutlu olmaya, planladığım diğer şeyleri yapmaya, taslaklarıma göz atmaya.
O sırada çok yoğun işler imdadıma yetişti. Yaptığım iş sebebiyle yoğunlukla gelen duygusallık iş dışında da vaktimi almaya başladı. Kitaplara başlıyor, bırakıyordum. Elimde  yarısını, çeyreğini okuduğum bir sürü kitap vardı. Bir e-posta ile bunlardan sıyrıldım, ama teknik imkansızlıklar sebebiyle ancak yazabiliyorum.

Manidar bir zamanlama olması da bahsedeceğim kitapla ilgili. Nahid Sırrı Örik'le bir buçuk yıl önce tanıştım. Bir arkadaşımın kitaplığında ne kadar kitabı varsa topladım. Kıskanmak'ı bulamamıştı, onu hâlâ okumadım. Bunca zaman Nahid Sırrı'yı çok etkilensem de kendime saklayışımın sebebi bütün kitaplarını bitirip bir Nahid Sırrı haritası çıkarma isteğimdi. Onunla ilgili yazdıklarımı bir yerlere gönderme planları bile yapıyordum. Herkese Nahid Sırrı Örik'ten bahsetmeliydim. Olmadı. Sanırım artık hiçbir şeyi çok istemiyorum. İstesem de yapamayacağımı düşünüyorum. O zaman herhangi bir kitabıyla başlayayım diye düşünürken televizyonda başlayacak bir dizinin reklamına denk geldim. Evet, bunu da dizi yapıyorlar. Küçük Hanımefendi ile ilgili yazıdan sonra insanların senaryodan parçaları gelip aramaları üzerine bununla ilgili bir yazı iyi olur diye düşündüm. Ne kadar kötü yapacaklar görelim.

Sonunu merak edip gelenler olacak. Ondan bahsetmemek en iyisi sanırım. Şimdilik ne kadar sevdiğimi söyleyeyeyim, yeter. Son alıntı, Eve Düşen Yıldırım ile birlikte kitaplaşan masal/hikayeden. Kitapla ve Nahid Sırrı Örik ile ilgili buradan sonra yazılanlar Kayahan Özgül'e ait. Devam etmek zorun kalayım diye yazıyı şimdi gönderiyorum, eklemeler sonra gelecek. Nahid Sırrı Örik ile ilgili benim yazacaklarım ise daha sonraki yazılarda bu blogda olacak.


Eve DüşenYıldırım, okduğu hikayede girift ve heyecanlı olaylar arayan okuyucu için hiç çekici değildir. Nahid Sırrı’nın o kendine has incelikler taşıyan anlatımıyle çizdiği figürler ve özel dikkat gerektiren teferruatlarla bezeli, ağır gelişen olay örgüsü de devrin genel okur tipine sıcak gelmez.

Nahid Sırrı’nın bahtsız bir yazar oluşundan bunca söz edilişi tesadüf değil. Bu bahtsızlığın büyük bir kısmı da eser neşrinde daha doğru neşredemeyişinde görülür. Nahid Sırrı’nın adı ilan edilip basılamayan eserlerinin sayısı bile on beşi bulur.

İmaların, mimiklerin, söylenmeyenlerin söylediklerinden, teferruattan hoşlananlara Nahid Sırrı’nın eserlerinin vereceği çok şeyler var.

Gerçi Namık çapkın bir adam değildi, ciddi ve vicdanlı bir erkekti. Fakat her gün göreceği çok güzel bir kızın cazibesi karşısında metanetini muhafaza etse bile, kızı için için sevmeyeceği, hiç olmazsa ikisi arasında bir mukayese yapa yapa karısından soğumayacağı ne malumdu? Sonra da, ilk önce galiba on yedisinde babasının evinden kaçan, hayatı her türlü serserilikle geçen ve ahir ömründe hastane köşelerinde can vermeye hazırlanan bu Hüsnü Efendi kimbilir nerede, ne çeşit bir kadınla evlenmiş, kızını nasıl terbiye etmiş, kimbilir hangi muhitlerde büyütüp yetiştirmişti? Bu genç kız babasının iddia ettiği kadar güzel olmasa bile, kimbilir kaç çeşit bir şeydi?

Gittikçe suyu çekilen dere kendilerine bir mırıltı bile göndermiyor, ağaçlarda yaprak kımıldamıyordu. Önlerinden geçen yol da bomboştu. Eşeğine binmiş Ankara’ya giden veya Ankara’dan dönen tek köylü geçmiyordu. Mutlak sessizliği ihlal eden yegâne şey, yaz şarkısını terennüm eden böceklerin vızıltıları idi.

Kim bilir, belki bu seslerde teselliye muhtaç bir şey de mevcuttu. Çünkü insan kalbinde çok gizli, çok kirli, çok korkunç köşeler bulunur.

Sokaktan dalgın geçerken ses duyup duran ve artık bir türlü uzaklaşamayan güzel delikanlı Hindistan diyarındaki tüccarlardan en zenginlerinden birinin biricik oğlu idi. Bu tüccar, efsanevi zenginliğiyle meşhur-ı âlemdi ve gerek kendisi gerek zevcesi, evlatlarının mürüvvetini senelerden beri görmek isteyerek, ona sayısız cariyeler hediye etmişlerdi. Bu cariyelerin hepsi birbirinden güzeldiler ve içlerinde koyu karanfil dudaklı, gece gözlü Hint kızları, zambak tenli ve altın saçlı Gürcü kızları, çok iti menekşe gözlü ve kendilerini sun’i bir mahlûk zannettirecek kadar ince belli Çerkes kızları vardı. Lakin her nedense genç adam içlerinden hiçbirini beğenmemişti ve babası nesli inkıraz bulursa servetinin kimlere kalacağı düşüncesiyle her gün onu tazyıka başlamıştı. İşte bunun üzerine, delikanlı ancak gönlünün seveceğiyle izdivaç edebileceğini kat’i bir lisanla söylemiş, gönlünün seveceğine tesadüf etmek için de tebdil-i kıyafetle ve lalasıyla beraber dünyayı dolaşmağa çıkmıştı. İran’la Irak’tan hemen hiçbir yerde durmadan geçti. Zaten babası Türk’tü ve Hindistan’a Anadolu’dan hicret etmiş ve aslını hiç unutmayarak oğlunu Türk terbiyesiyle büyütmüştü. İsmi Oğuz olan delikanlının gözleri Hint gençleri gibi siyah ve sıcak, lakin teni Hindistan’ın bilmediği kadar beyaz ve berraktı.


29 Ağustos 2011 Pazartesi

Bir Dünyadan Bir Dünyaya- Samiha Ayverdi


Samiha Ayverdi hakkında çok yorulmadan bir şeyler okumak isterseniz buraya ya da buraya bakabilirsiniz. Biraz daha merak ederseniz bu kitabı okuyabilirsiniz. Göreceğiniz sadece Samiha Ayverdi'nin yaşantısı olmayacak bu kitapta. 1905 ile 1974 yılları arasında bu topraklarda yaşananlara dair farklı bir bakış açısı da görmüş olacaksınız. Ve daha sonra merak edebilecekleriniz için de buraya bakabilirsiniz. 

“Şöyle ki, âile çevresinde ve eş dost arasında, âdetâ garâbete misal olarak, bir buçuk yaşından sonra gündüzleri uyutulamayan bir çocuk olduğumu çok dinledim ve mevzû, ancak seneler sonra eskiyebildi; hayli de zor unutuldu.
Gerçekten de, bütün gayretlere rağmen uyutulamıyordum. Ama ağlamıyor, sâdece dinliyor ve düşünüyordum.”

“Âdetâ ilâhî bir zevkle dinlediğim ninni: “Kov bostancı danayı, yemesin lahanayı...” derken, bostancının danayı çitten mi yoksa kapıdan mı kovaladığını düşünüyordum.”

“Anamın ak sütünden sonra, turunç kokusu sinmiş kekre bir suyu emmek aman ne kötü ne iç bulandırıcı bir tenezzüldü. Hemen elimden şişeyi atarak başımı sandıktan çıkardım. Bu son tecrübe ile artık vaziyetimi idare etmenin ve irademin üstüneki bir iradenin mağlubu olmayı kabul etmenin çaresizliğine inanmış bulunuyodum.”

“Şu hâlde Mehmetçiği Mehmetçik yapan, onu tepeden tırnağa sarıp hükmü altına alan bir “ilâ-i kelimetullah” aşkı idi. Zâten Şark Türklüğünün Garb'a akışındaki gerçek gaye bundan başka ne idi? Türk'ün ebedî “Kızıl Elma”sı, ilâ-i kelimetullah aşkı.
Ya sönerse, ya bütün bir milletin bütün bu müşterek gayesini söndürürlerse ne olacaktı? İnkıraz etmiş yıldızlar gibi bir müddet parlamakta devam etsek de, sonunda tarih göklerinde kararıp sönecektik.
Ama hayır.. İçim bunu reddediyor, işin oralara kadar gitmeyeceğini, gene “kelimetullah”ın elimizden tutup bize yol göstereceğini haber veriyordu.”

“Bizimle bir çocuk gibi oynayan dayımın neş'eli yüzü, geniş tebessümünün açıkta bıraktığı o bembeyaz müstesna dişleri, âhenkli sesinden fışkıran neş'e, adeta tadı damaklarında kalmış çocukluğunun, bir an için dahi olsa, uyanıp geri gelmesinden başka ne olabilirdi?”

“Başsız ayaksız olarak birlik katından dünyaya, bu zuhur, bu yaratılış zeminine gelinceye kadar geçtiğimiz menzillere ve haşır neşir olduğumuz alemlere yol bulmak, suret ve kesret sınırlarının katında karar kılmak; işte yaratılışında da, ilmin de, amelin de gayesi ve insanlığın yüz akı yüce saadeti bundan ibaretti.”

“Aradan yıllar ve yıllar geçip de tarihin uyarıcı mızrağı hadisenin kabuğunu delip, iç yüzünü gösterdiği zaman, Müslüman Türklüğü alem haritası üstünden silmek kararını vermiş bulunan Avrupa'nın bir oyununu daha meydana çıkardı.”

“Medreseye ise, içine taassup bakterileri girip, hasta düşrek kemikleşinceye kadar, dünyaya parmak ısırtan bir ilim ve irfan ocağı demek caizdi.”

“Evet düşmanlarımızın hepsi kendi çıkarlarını biliyorlardı. Ama Türk geçinen ve hele kendilerini vatan kurtarıcısı zanneden İttihatçılar'ın memleket realitelerinden haberleri yoktu.
Yahudi menfaatlerinin kısmen şuurlu, kısmen de gafil birer aleti olan İttihatçılar, gerçekten de zavallı kimselerdi.”

“Haram ile helâli, doğru ile eğriyi, güzel ile çirkini, mektep sıralarına oturmadan öğrenen bir nesil ne kadar bahtiyardır. İşte kütlelerin mukaddes bir zincir hâlinde birbirine emanet ettiği bu terbiyeyi devam ettirmek, Türk ailesinde bir iman borcu idi. Onun için de aile, Türk fikriyat ve ahlakının bir mecellesi olmuştu. Bu yüzden de Müslüman-Türk'ün tarihi düşmanları bu temel değere nişan aldılar, onu vurdular ve devirdiler.”

“Bin yıllık Türk tarihi, beşeriyete huzurlu bir nefes aldırma esasına dayanan İslamî prensiplere sıkı sıkı sarılmış ve bu hazır nizamnameden, hem kendi hem de hakim devlet olarak idaresine almış olduğu kavimleri faydalandırarak prensiplerini amel haline getirmiş, böylece de bahtiyar olmuş, çevresini de bahtiyar eylemiştir.”

“Gerçi patlıcancı, Türkiye Yahudilerinin belki en cahillerinden biri idi. Fakat topraklarımızda yaşayan hemen bütün azınlıklar gibi, bir iman borcu bildikleri Türk düşmanlığını, daha emekleyen bir çocukken şifahî kültürlerinin içinde bulmuş ve gözlerini dünyaya bu anlayışla açmışlardı. Onun için de şuurlu idiler.”

“Ama bugün yalnız Türklerin değil, bütün dünyanın dikkatle üstünde durması gereken tehlike, yeryüzünü baştan başa Yahudileştirmek idealinin peşinde olan siyonizm savaşı, yani Yahudi emperyalizmidir. Binlerce senedir bu hakimiyet idealini besleyip ayakta tutan da, sadakatle bağlı bulundukları ırkçı ve şeriatçı Tevrat anlayışı olmuştur.”

“Türklüğü inkıraza iten ne Şarklılığı ne de Şark'ta doğmuş müslüman imanı idi. Haçlı Garb'ı ise, yüzyıllar boyu kralların ve derebeylerinin birer paryası hâlinde yaşadıkları cehalet ve gafletten kurtaran da hristiyan imanı değildi.”

“Çünkü Garb, vahşi kütleler halinde yaşarken, Şark, ilim irfn ve hikmet meş'aleleri ile dünyayı aydınlatan büyük medeniyet merkezlerine sahipti. Ancak devirler geçip gözlerini uğuşturarak uyanan garb, yarışa geçip Şarkın mirasına konarak, onu geride bırakırken, bu yarışa iştirake yanaşmayan Şark, olduğu yerde kaldı ve durmanın düşmek olduğunu bilemedi.”

*Fotoğraflar Kubbealtı'ndan, kronolojik sıra ile.

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Hancı- Samiha Ayverdi


“Handır bu gönlüm, yâ misafirhane..
Derd konuklar, derman konuklar, hayâl konuklar, melâl konuklar; mümkün konuklar, muhâl konuklar. Hele hasret, hiç çıkmaz ordan.
Handır bu gönlüm, yıkık, dökük..
Fakir konuklar, zengin konuklar, âlim konuklar, câhil konuklar; gelen konuklar, geçen konuklar. Hele bir hancı vardır, hiç çıkmaz ordan, çıkmaz ordan..”

“Kimsin? diye sordular.
Bu dünyâda işi bitenim! dedim.
Öyle de neden sefere çıkmazsın? dediler.
İşi bitmemiş olanlara yoldaşlık etmem muraddır, dedim.”

“Ben geceyim, gün isterim. Ben ateşim, kül isterim. Ben şiirim vezn isterim.
Ben derdliyim, şifamı ver. Parça değil tam isterim. Tükenmişim, çâremi bul. Bütünlenmiş can isterim.
Dağılmışım, topla beni. Pâre pâre kılma beni... Gövdem başım nerde bilmem... Merkez mihver baş isterim.
Ecel yakın, destur gerek... Destur deyip yol isterim.”

“Dümenim sensin. Ne tarafa döndürürsen oraya giderim.
Kâh emîr olur, buyruk dinlemem. Kâh esîr olur, gülmem söylemem...
Ölüm nedir derlerse, onu da söylemem, hiç mi hiç söylemem... Sensizliktir, demem.”


31 Temmuz 2011 Pazar

Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar Seymour, Bir Giriş- J. D. Salinger

Birden Temmuz'un son dakikalarında olduğumuzu fark ettim ve blog boş kalmasın diye elimdekilerden birini göndereyim dedim. Şimdiye kadar yazamamış olmakla ilgili nasıl haklı sebeplerim varsa, elimde olanlar konusunda cimrilik yapıp size göstermemek konusunda da haklı sebeplerim var.
Yakında okula döneceğim ve muhtemelen çok kitap okuyamayacağım. Kindle'dakilerden azar azar artık. Şimdiden hazırlık yapıp dolduruyorum taslaklarımı. Böylece blogu kitapsız, sizi alıntısız bırakmayacağım.

Daha önce okuduğum iki Salinger kitabı hakkında çeviri sebebiyle olumlu düşüncelerim pek yoktu. Coşkun Yerli çevirisini Ömer Madra'nınkinden daha iyi bulmuşum. Bu kez de kitabın ilk yarısını çeviren Coşkun Yerli'yi ikinci yarısını berbat bir şekilde çeviren Sevin Okyay'dan daha iyi buldum. Çok daha iyi. "Ama Selin Okyay..." diye başlayan çeşitli eleştiriler gelebilir bu konuda. Gelsin. Bu, kitabın ikinci yarısını okurken bırakmamak için nasıl da zorlandığım gerçeğini değiştirmiyor. O uzun ve karışık cümlelerin, "mükemmelen zeki", "adilce miktarda dişe dokunur" gibi ifadelerin verdiği rahatsızlıkta da hiçbir değişiklik olmuyor çevirenin adını hatırlayınca.

Seymour'un -denebilir ki- düğününü anlatan ilk kısmı çok sevdim. İkinci kısım beni böyle üzmeseydi de ne güzel kitap diye anlatsaydım size.

"Yalnızca yirmi üç yaşında olsam yine iyi, yirmi üç yaşında bir geri zekalı olduğum gizlenecek gibi değildi."

"Bakışında apaçık yıldırıcı bir şey vardı. Tek kadından oluşan bir isyan kalabalığıydı bu; örgü çantasından ve giyotinin görkemli manzarasından uzak kalmıştı yalnızca, zamanın ve rastlantıların oyunuyla."

"Birkaç dakikadan beri bakmadığım ufacık ihtiyara bir göz attım. Gecikmeden hiç etkilenmemişti. Arabaların -hareket halindeki arabaların, duran arabaların, hatta belki de köprülerden aşağı nehirlere uçan arabaların- arka koltuklarında oturma ilkelerini hiç değiştirmiyordu. Bu ne harika bir yalınlıktı. Dimdik oturuyorsunuz, şapkanızın tepesiyle tavan arasındaki aralığı on- on beş santimde tutuyorsunuz ve haşin gözlerle bakıyorsunuz ön camdan ileriye. Eğer Ölüm -ki hep orada, belki de kaputun üstünde oturan Ölüm- ön camdan umulmadık bir anda içeri süzülüp de hadi dese, kalkıyorsunuz, haşin ama sessizce, onun peşinden gidiyorsunuz. Olsa olsa, puronuzu alabilirsiniz yanınıza tabii halis Havana ise."

"Buraya bak, dedi bana, bir öğretmen olarak hem gerizekalı hem de pis pis burnu akan bir çocukla konuşuyordu sanki. "İnsanları ne kadar tanıyorsun bilemiyorum. Ama aklı başında hangi adam düğününün arifesinde nişanlısını bütün gece gevezelik etmek için esir alır, ha? Yok, evlenmek için gereğinden fazla mutluymuş da, yok, kız düğünü geciktirsinmiş de, o da kendini daha dingin hissetsinmiş, yoksa düğüne gelemezmiş de! Sonra, kızcağız, bir çocuğa anlatır gibi, artık her şeyin ayarlandığını, aylar önce planlandığını, babasının büyük masraflara ve dertlere girerek resepsiyonu ve bütün ıvır zıvırı hazırlattığını, hısım akrabanın, aile dostlarının ülkenin her yanından New York'a geldiğini bir bir anlatıyor;  sonra Muriel bütün bunları anlattıktan sonra, kıza kendisini affetmesini, ama kendisini daha az mutlu ya da ne çılgınlıksa işte öyle hissetmedikçe evlenemeyeceğini söylüyor. Bir kafanı kullan, kusura bakmazsan artık! Bu adam normal mi yani? Aklı başında birine benziyor mu?" Sesi artık iyice tizleşmişti."

"Siyah rugan çantasını koltuğunun altına sıkıştırmıştı. Çantayı en sevdiği oyuncak bebeğiymiş gibi tutuyordu. Kendisi de, bir denemek için aşırı rujlanıp pudralanmış, evden kaçmış ve çok mutsuz bir kız çocuğuydu sanki."

"Filmde çocuklar annelerine kedi yavrusunu göstermeye getirdiklerinde, M. bana baktı. Kedi yavrusunu sevmişti ve benim de sevmemi istiyordu. Karanlıkta bile, onun sevdiği şeyleri ben de otomatik olarak sevmediğimde hissettiği o olağan yabancılaşmayı duyumsuyorum. Daha sonra, istasyonda birer içki içerken, bana kedi yavrusunun ne hoş olduğunu düşünmemiş miyim diye sordu. Artık şirin sözcüğünü hiç kullanmıyor. Onu ne zaman korkutup hep kullandığı sözcükleri ağzına almasını engelledim acaba? Ukalalık ettim, R.H. Blyth'ın duygusallık tanımını açıkladım ona: Bir şey için Tanrı'nın şefkatinden daha fazlasını duyuyorsak, duygusalız demektir. Dedim ki (söylev çeker gibi): Tanrı tabii kendi yavrularunı sever, ama mümkünü yok ki pençelerinde Technicolor patiklerle gezenleri sevsin. O, yaratıcı yeteneği senaryo yazarlarına bırakmıştır. M, düşündü, ikna olmuş gibiydi, ama bu bilgiden yine de hoşlanmamıştı. Oturmuş içkisini karıştırıyor, benden uzaklaşıyordu. Bana duyduğu sevginin bir gelip bir gitmesine, görünüp yitmesine çok üzülüyor."

"Tanrım yardım et bana! Benim bir tanem evlilik kurumunun kendisini seviyor ölümsüz ve değişmesi olanaksız bir sevgiyle. Sürekli evcilik oynama dürtüsü çok kuvvetli. Evlilik amaçları öyle saçma ve dokunaklı ki. Güneşte yanıp teni çok koyulaşsın istiyor, çok lüks bir otelin resepsiyon memuruna gidip kocası mektupları almış mı diye soracakmış. Perdeler için alışverişe çıkmak istiyor. Hamile elbiseleri için alışverişe çıkmak istiyor. Annesinin evinden ayrılmak istiyor, annesi bunu bilse de bilmese de ve annesine olan tüm sevgisine rağmen. Çocukları olsun istiyor, yüzleri bana değil, ona benzeyen güzel çocuklar. Öyle sanıyorum ki her yıl Noel ağacının süslerini yeniden kutusundan çıkarmayı bile düşlüyor, kendisininkileri ama annesininkileri değil."

"Bütün gün bir Vedanta derlemesini okudum. Evlilikte eşler birbirlerine hizmet eder. Birbirlerini yüceltir, birbirlerine yardım eder, birbirlerine öğretir, birbirlerini güçlendirirler, ama her şeyden önce birbirlerine hizmet ederler. Çocuklarını onurlu, sevecen ve üstlerine düşmeden yetiştirirler. Çocuk, evde bir konuktur, sevilecek ve saygı görecektir; ama sahiplenilmeyecektir, Tanrı'ya aittir çünkü. Ne harika, ne aklı başında, ne güzel, ne zor ve bu yüzden ne doğru."

"Halk huzurunda itirafta bulunan birinde her seferinde kulak verilecek şey, neleri itiraf etmediğidir. Hayatının belli bir döneminde (çoğu kez, söylemesi acıdır ama başarılı bir döneminde) bir adam, birden üniversitedeki bitirme sınavlarında kopya çektiğini itiraf etme gücüne sahip olabilir, yirmi iki ve yirmi dört yaşları arasında cinsel yönden iktidarsız olduğunu da söylemeyi seçebilir am abu yiğitçe itiraflar onun vaktiyle evde beslediği hamstere kızıp ayağıyla kafasına basıp basmadığını öğreneceğimizi garanti etmez.

15 Haziran 2011 Çarşamba

Bizim Büyük Çaresizliğimiz- Barış Bıçakçı

Tatar Çölü'nün canımı yaktığını söylemiştim. Öyle ise buna ne demeliyim, bilmiyorum.
Bir süre filmini seyretmek istemeyecek kadar, ama kitabı birkaç kez daha okuyacak kadar çok sevdim. Hele şimdi, aklımda hep ayrılıklar, ölümler varken kitabı okuyalı çok az zaman olmasına rağmen tekrar okuyacağım.

"Her şeyin geçip gittiğine, yaşadıklarımızın geçmişte kaldığına kim inandırabilir bizi? Anılarımızı avuç dolusu su gibi her sabah yüzümüze çarpmanın işe yaramayacağına kim inandırabilir?"

Ben hâlâ bilmiyorum Çetin, bir ölüm haberi nasıl verilir? Neyi gözetmeli insan? Haberi alacak kişinin daha az sarsılmasını mı? Olabildiğince geç öğrenmesini mi? Geçen sürece ölenler dirilmeyeceğine göre! Ölümü korkunç bir şey olmaktan çıkarmaya, anlaşılır, kabul edilebilir bir şey olarak göstermeye mi çalışmalı?"

"Neden bir de rüya görürüz? Her şey olup bittikten sonra neden bir de rüya görürüz? Karmaşanın, keşmekeşin, hayatın yorucu zenginliğinin içinde eksik kalan nedir ki, uykunun kuytusunda ille de tanımlanması gerekir? Rüyamızda, birbiriyle ilgisiz gibi görünen ayrıntıları bilincimiz önden gürültülü bir lokomotif gibi çekip bir yere, örneğin bir anlama mı götürür? Yoksa o ayrıntılar bilincimizin balonuna batan iğneler midir?"

"Acıdan besleniyordu sanki. Çünkü ne yaptıysa ondan kurtulamıyordu, iyice geçiriyordu tırnaklarını. (Kim tırnaklarını kime geçiriyor? Boşuna uğraşma Çetin, bu sorunun yanıtı yok.) Başına gelen şeyleri o kadar sessiz sakin karşılaması tuhaftı zaten. Demek içinden olan oluyordu. Onun kapının önündeki o haline bakıp, başkalarının acısını kendi acısına dönüştürdüğünü düşünmüştüm. Bütün ölümleri tek bir ölüme dönüştürüyordu, en yakınının en sevdiğinin ölümüne."

Hayat tekrardan ibarettir çünkü. Hayatın gücü tekrarın gücüdür. Günlerin, ayların, mevsimlerin gücü. Tabii bir de şiirin. Şiirlerin tekrar eden dizelerinin gücü. Dinlere ne demeli? Hindu'nun mantrasını tekrar etmesi, Müslüman'ın tespih çekmesi ve senin "Yemek güzel olmuş mu?" diye sorman..."

"Çetin biliyorsun, geçmiş yaşantılarımı rkama alıp bambaşka öpüşmeler isteyebilirdim; oysa vücudumdaki elektriği toprağa aktarmak için çıplak ayakla dolaşmak gibi bir şeydi istediğim. Ona bir şey vermek, ondan bir şey almak istemiştim. Tek ve küçük bir şey. Ah bunu anlatamam! Beni hâlâ nasıl sarsıyor... İsteğin çocuksuluğu, basitliği... Bütün deneyimlerimi birden silivermesi... Galiba tam o zaman anlamıştım Nihal'e aşık olduğumu."

"Yıldızlı bir gecede, gökyüzünün altında kendini acemi ve çaresiz hissedersen, bu, yıldızlara bakarak başka şeyler düşündüğün içindir. Yıldızlara bakarak yalnızca yıldızları düşünmek gerekir. Çetin, ben Sevgi'ye bakarken de Nihal'e bakarken de yalnızca onları düşünemiyordum. Bir sürü kurgu vardı aklımda, bir sürü cümle, gürültü, kalabalık, duygu işlerine karışan aklın sakarlıkları... Anla ne olur!"

"İnsanın en temel meselelerinden birine, "Arzu etme, acı çekersin!" kaypak bilgeliğiyle karşılık verenlere, insanları gömdükleri gibi meseleleri de gömebileceklerini düşünen kazma kürek erbabına öfke duyuyordum. Yürüyordum, kendi kendime büyük sözler söyleyerek kalabalığın içinde yürüyordum. Özgürlüğün kimse tarafından sevilmemeyi göze almak olduğunu söylüyordum. Ne büyük söz!"

"Çetin, askerliğin sırasında yazdığın tek mektubu kendine has bir biçimde şöyle bitiriyordun: "Dostum, her şeyin farkında olduğun için mi yalnız ve mutsuzsun? Seninle anlaşılmaz bir uyumumuz var. İnsanlar böyle durumlar için kan kardeşliği, arkadaşlık, hötöröflük gibi isimler takıyorlar. Ne güzel, ne kadar sana özgü bir bitiriş! Birden parlayan, söyleyeceğini söyleyip sahne arkasına dönen zekân!"

"Baharın nasıl bir şiddet içerdiğini fark ediyor musun sen de Çetin? Bahar beni kendisine karşılık vermeye zorluyor. Her çiçeğine karşılık içimden bir çiçek, ılık esintilerine karşılık ciğerlerimden ılık bir nefes istiyor. Parlaklığına, hafifliğine, coşkusuna karşılık vermem gerekiyor. Bahar sunduğu her şeyi yaşamaya zorlayarak bana şiddet uyguluyor. Hele o öğleden sonraları birden bastıran yağmuru... Abartısız kötü biri yapar insanı. Aşık olduğun ama aşkını itiraf edemediğin kadın (Vardır böyle kadınlar ve saymakla bitmezler!), sokak çocukları için projeler üreten kurumda arkadaşlarıyla birlikte çalışırken birden başlar bahar yağmuru. Önce iri, sakar birkaç damla yerden biraz toz kaldırır, sonra göz gözü görmez. Sevdiğin kadın ve arkadaşları hemen dışarı çıkarlar, kollarını iki yana açıp, başlarını yukarı kaldırıp ıslanırlar. Birbirlerine iyi bir şey yapmanın mutluluğuyla bakarlar, konuşmazlar. Kadın gelir bunu sana anlatır. Sen de o yağmurdan başlayıp o iş arkadaşlarına hatta oradan sokak çocuklarına sıçrayan kıskançlık alevleriyle her tarafı yakıp yıkarsın, iyiliğe karşı içinde keskin bir öfke duyarsın. "İyiliğiniz batsın!" dersin. Böyledir bahar yağmuru, kötü eder adamı."

"Basit şeyler isteyince, basit şeylerden zevk almaya başlayınca anlıyorum ki aşık olmuşum."

"Kalemi eline alıp iki insanı birbirine götüren yolu bulmaya çalışan biri, tek bir çizgi çizmeyi beklerken karalamayı andıran bir resim çizer. İki insanı birbirine götüren sayısız yol vardır."

"Şunu biliyorum: Birine aşık olunca, ömrün boyunca onu aramışsın da sonunda bulmuşsun gibi, geçmişini tekrar kurgularsın. Basit tesadüfler aşkın ilahi gücünün işaretleri olur çıkar."

"Annemi babamı her gördüğümde onlarla daha fazla zaman geçirmeyi istiyorum, ama olmuyor işte Çetin! Bir şeyin, hızlı hareket eden bir şeyin peşine takılmış koştura koştura yaşıyorum."

"Kapının tam karşısındaki duvarda, Atatürk'ün, neredeyse bütün duvarı kaplayan, kahve içerken bir resmi var ya, o resimde kendimce bir huzur, sakinlik bulurdum: Ata'nın huzunda çay, kahve içiyoruz."

"Alaturka veyahut alafranga tuvalette makattan çıkan ilk kazurat parçasının deliğe düşmesiyle sıçrayan su meselesi üzerine bile düşünmüştü, tabii ki Eşref Bey'in başına bu berbat durum sık sık geliyordu."

"Boşanmadı mı, diye sordu, kabul edilebilir olanla edilemez olan arasında yalnızca insanın kendisinin olduğunu, bir adım atmayla her şeyin karışacağını bilmeyen bizim küçük Nihalimiz."

"Seyreden, dinleyen kadınlara bayılırım."

"Çetin, gündelik şeyler dışında Nihal o kadar az konuşuyor, ben onun her odama gelişinde konuşacak o kadar çok şey buluyordum ki, artık konuşmaktan duyduğum sıkıntılar, pişmanlıklar göğsümü ağrıtmaya başlamıştı. O konuşsun istiyordum. Ölümlerle açılan uçurumdan bir ses çıksın. O konuşsun. Ben bıkmıştım konuşkanlığımı hor görmekten, bunun da bir hastalık olduğuna dair kurgulardan. Eşit olalım istiyordum, dert ortağı olalım."

"Çetin, biz ikimiz sence, öyle herkesin beğeneceği "tipler" miyiz? Değiliz değil mi? Sonra, sen de Nihal'in sözünü ettiği şansı yitirdiği anda, tam o anda, oracıkta, onun yanında olmayı istedin mi? Peki, aşık olduğun insanda, başkasında olsa dayanamayacağın şeyleri hoş görür müsün?
Ben hoş görüyorum.
"Tip" sözcüğünden, daha doğrusu Nihal'in kullandığı biçimde kullanılmasından nefret ederim.
Nihal'in kitap sergisinden aldığı, hâlâ çok sevdiğini söylediği o kitaptan da nefret ederim. Hamile olmayanların ama "içinde bir çocuk taşıyanların" birbirlerine göz süzerek tavsiye ettikleri, simgelerle dolu, öğretici saçmalıklardan geçilmeyen, aptalca bir kitap."

"Birbirimize güneş kremi sürerken, dışarıdan birine nasıl göründüğümüzü düşündüm. Kıllı, göbekli iki koca adam. Bizim olduğumuzu hissettiğimizden farklı, çok farklı görünüyor olmalıydık. Bu acıklı gelmişti bana."

"Döndüğünde ona anlatacaktık, gururla hem de işin içine erkeklere özgü bir gizem katarak. Bizden istenilenden daha fazlasını yapmış ama bunu söylemeyi uygun bulmuyormuş havası vererek, boşlukta bir yerlere bakarak, sıkılarak konuşacaktık. Erkeklerin gizem silahı!"

"Uzağımızdaki her şey biraz olağanüstüdür, olduğundan biraz fazladır. Yaz bunları bir yere Çetin, boşa gitmesin!"

"Onu etkilemek için her şeyi, en alçakça şeyleri bile yapabilir, en süslü cümlelerle aklını karıştırabilirdim. Kavanozların kapağını kapatır gibi bir doğallıkla gelip beni öpmesi, ağzımı kapaması için. Beni sevmesi için..."

*Çetin ile Ender'in dinledikleri şarkılardan biri değil, ama bende nedense bunu dinleme isteği uyandı kitabı hatırlayınca da.

8 Haziran 2011 Çarşamba

Tatar Çölü- Dino Buzzati

Tatar Çölü benim canımı yaktı. Kendimle ilgili, hayatımla ilgili çok fazla şeyi önüme koyduğu ve beni düşünmeye zorladığı için canımı yaktı. Tercihlerim, yapabildiklerim, yapamadıklarım, özgürlüğüm, kapana kısılmışlığım, ailem, arkadaşlarım, ümitlerim... hepsi önümde şimdi. 

“Arkadaştılar, uzun yıllar aynı yaşamı sürdürmüş, aynı tutkuları, aynı dostlukları paylaşmışlardıİ birbirleriyle her gün görüşmüşlerdi; sonra Vescovi ticarete atılmış, Drogo ise subay çıkmıştı, şimdi Francesco'nun kendisine ne kadar yabancı olduğunu hissediyordu. Artık bu kolay ve hoş yaşam kendisine ait değildi. Şimdiden kendi atıyla Francesco'nunkinin farklı olduğunu düşünüyordu, kendi atının yürüyüşü daha ağır, daha durgundu, hayvanı bile yaşamının değişmek üzere olduğunu hissediyordu adeta.”

“Annesi, dönüşünde Drogo'nun kendisine yeniden o dünyada hissedebilmesi ve orada, uzun yokluğuna rağmen yeniden bir çocuk olarak kalabilmesi için, odasını öylece saklayacaktı; yaa... demek ki annesi, bir daha hiç geri gelmemek üzere yitip gitmiş bir mutluluğu olduğu gibi koruyabileceğine, zamanın akışını durdurabileceğine, oğlu geri geldiğinde kapı ve camları açmakla her şeyin eskisi gibi olabileceğine inanıyordu.”

“Nihayet kendisi gibi bir adam, birlikte gülüp şakalaşabileceği, kendilerini bekleyen yaşamdan sözedebileceği avcılıktan, kadınlardan, şehirden, şu anda Drogo'nun gözünde çok çok uzal bir dünyaya gömülmüş olan şehirden sözedebileceği dost bir varlık bulmuştu.”

“Kale, ona dahil olacağını asla düşünmediği, ama gözüne kötü göründüklerinden değil, yalnızca alıştığı yaşamdan çok uzak olduklarından dolayı düşünmediği meçhul dünyalardan biri olarak görünüyordu.”

“Kalede geçirdiği yirmi iki yılın sonunda bu askerde geriye ne kalmıştı? Tronk, dünyanın bir yerlerinde kendisine benzeyen, üniforma giymeyen, kentte gezinebilen ve akşamları arzularına göre ister yataklarına ister sinemaya, ister kabareye gidebilen milyonlarca insan olduğunu hâlâ anımsıyor muydu acaba?”

“Tabii ki, diğerlerine, subay arkadaşlarına karşı bir erkek gibi davranması, onlarla gülüp birbirinden açık saçık asker ve kadın hikâyeleri anlatması gerekiyordu. Ama gerçeği annesine söylemezse kime söyleyebilirdi ki? Ve bu akşam Drogo'nun gerçeği, cesur bir askerin gerçeği değildi, ciddi Bastiani Kalesi'ne layık bir gerçek değildi, arkadaşları, yol yorgunluğundan, bu karanlık kale beenlerinin baskıcı yapısından ve kendisni tam bir yalnızlığın içinde bulmasından oluşan bu gerçeği duysalar, gülerlerdi.”

“Evde şehirde, tüm saatler salonların büfelerindeki bardakları hafifçe çınlatarak, farklı tınılarla onu çalıyor olmalıydı; mutfaktan bir kahkaha; sokağın karşı tarafından bir piyano sesi geliyor olmalıydı. Drogo, oturduğu yerden, daracık, neredeyse mazgal deliği gibi bir pencereden kuzeydeki ovaya, o hüzünlü araziye bakabilirdu; ama şu an için karanlıktan başka bir şey görünmüyordu.”

“İnsanlar, “şu nehri aştıktan sonra on kilometre daha gidince varırsın,” diyeceklerdir. Ama, buna karşılık yol hiç bitmeyecektir, günler gitgide kısalacak, yol arkadaşları seyrekleşecek, camlarda hareketsiz, donuk, kafalarını sallayan suratlar görünecektir.”

“Ama Drogo, zamanın ne olduğundan habersizdi. Önünde tanrılar gibi, yüzlerce gençlik yılı olsa dahi, ona düşen pay hep küçücük olacaktı. Oysa onun önünde, tersine, basit ve sıradan bir yaşam, cimrice verilmiş bir armağan gibi, yılları parmakla sayabilecek ve insan tanıyana kadar eriyip gidecek küçük insani bir gençlik vardı.”

“Halbuki yirmi iki ay uzundur, birçok şey olabilir: Yirmi iki ay yeni ailelerin kurulması, çocukların doğması hatta konuşmaya başlaması, otların olduğu yerde kocaman bir evin yükselmesi, güzel bir kaıdnın yaşlanıp, artık kimse tarafından arzu edilmez hâle gelmesi, bir hastalığın, en uzun hastalıklardan biri dahi olsa, harekete geçmesi (ki bu arada, insan, kaygısız yaşamaya devam eder), yavaş yavaş bedeni kemirmesi, bir süre duraklayıp iyileşme umudu vermesi, sonra daha da derinleşerek yeniden ortaya çıkıp son umutları kemirmesi için yeterlidir.”

“Halbuki öyle güzel bir Ekim günüydü ki, güneş berrak, hava hoştu, yani bir muharebe için düşlenebilecek en uygun zamandı.”

“Evin kapısı açıldığında, Drogo birdenbire, çocukken yaz tatili sonunda şehre döndüğünde duyduğu o tanıdık kokuyu duydu. Bu bildik ve dost bir kokuydu ama yine de bunca zaman sonra içine bayağı bir şeylerin karıştığını hissetti. Evet, bu koku Giovanni'ye, geçmiş yılları, pazar günlerinin hoşluğunu, neşeli akşam yemeklerini, yitip gitmiş çocukluğunu anımsatıyor ama aynı zamanda da kapalı pencereleri, ev ödevlerini, sabah temizliğini, hastalıkları, kavgaları, fareleri de düşündürüyordu.”

“Deniyor ama tüm çabalarına karşın eski sohbetleri, şakaları, kullanılan sözcükleri yeniden hayata geçirmeyi beceremiyordu.”

“Eskiden adımları uykunun arasında bir çağrı gibi annesine ulaşırdı. Geceleyin duyulan tüm gürültüler bu ayak sesinden kuvvetli olsalar bile annesini uyandıramazlardı; ne sokaktaki at arabaları, ne çocuk ağlamaları, ne çarpan bir pancur, ne bacalardaki rüzgarın sesi ne yağmur, ne de mobilyaların gıcırtısı uyandıramazdı onu. Ancak oğlunun ayak sesleri uyandırabilirdi, ama bunun nedeni bu ayak seslerinin çok gürültü çıkarması değildi. Bunun, o ayak seslerinin oğluna ait olmasından başka hiçbir açıklaması, hiçbir nedeni yoktu.”

“Drogo bu karşılaşmanın kendisi için çok heyecanlı olacağını, yüreğinin çarpacağını düşünmüştü. Ama, kızın yanına gidip de gülüşünü yeniden gördüğünde “Ah Giovanni, nihayet geldin!” diyen sesini duyduğunda (bu ses düşlediği sesten öylesine farklıydı ki), geçen zamanın ayırdına varabildi.”

“Yirmi yıl önce gitmek, yaz harekâtları, atış talimleri, atyarışları, tiyatroları, baloları, güzel kadınlarıyla garnizonlardaki sakin ve parlak yaşama katılmak istiyordu. Ama öyle yapmış olsaydı tüm bunlardan şimdi elinde ne kalmış olacaktı ki?”

“Kendini böyle uykuya dalmış bir biçimde düşünmeye çalıştı, gözünün önüne hiçbir zaman göremeyeceği çok özel bir Drogo geldi. Kendi bedeninin hayvansı biçimde çökmüş, karanlık kaygılarla sarsılan, zorla soluyan görüntüsü, yarı açık ve sarkık ağzı gözünün önüne geldi. Halbuki o da bir zamanlar, bu çocuk gibi uyumuş, o da zarif ve masum olmuştu, kim bilir belki de hasta, yaşlı bir subay, acı bir şaşkınlıkla durup kendisine de bakmıştı. Zavallı Drogo, diye düşündü, bunun nasıl büyük bir zaaf olduğunun farkındaydı, ama sonuçta dünyada yapayalnızdı ve onu kendisinden başka sevecek kimsesi yoktu.”

“Çünkü açık havada, kargaşanın ortasında, henüz genç ve sağlıklı bir bedene sahipken, zafer borularının öttüğü anda ölmek güzel olabilir; ama bir hastane koğuşunda uzun uzun acı çektikten sonra ölmek daha kötüdür herhalde; evde, sevgi dolu ilenmeler, hafif ışıklar ve ilaç şişeleri arasında ölmek daha melankoliktir. Ama bilinmeyen, yabancı bir diyarda, sıradan bir han odasında, yaşlı ve çirkinleşmiş bir biçimde, dünyada, arkada hiç kimsenin kalmadığını bilerek ölmek kadar zor bir şey olamazdı.”

*Kitaba kendimi çok kaptırdım diye o noktalama işaretlerini, bağlaç kullanımlarını fark etmedim sanılmasın. Üzüntüm azaldığı zaman İletişim'i ayıpladım. 

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Hacı Ağa- Sadık Hidayet

Kitaptaki isimlerden bazıları:
Ummulbenîn
Gülübülbül
Munîr
Muhterem
Meşedî Masum
Gulamrıza Ahmedbegi
Basîr Leşker
Sekîne
Dust Ali
Halacpur
Keyûmers
Hujberâsâ
Za'feran

Sadık Hidayet sayfamı bir süreliğine kapatıyorum bu kitapla birlikte. Birkaç ay içinde yedi kitabın bazılarını arka arkaya okudum. Üstelik bunlar dönüp tekrar okuyacağım kitaplar.
Hacı Ağa, diğer kitaplarından farklı Sadık Hidayet'in. Karakterleri kendi anlattıklarından değil, yaptıklarıyla tanıdım bunda. Daha hareketli, çok düşünmek yerine çok konuşanların olduğu bir kitap. Politikacılardan, onlara benzeyen insanlardan biraz daha nefret etmek için iyi bir fırsat. Mehmet Kanar'ın nispeten iyi bir çalışması. Altı kitabın her birinde diğerlerini de düşündüğüm için daha iyi dedim, ama Mehmet Kanar'ın çevirilerini beğendiğim sanılmasın.

"Dün mahallenin imamı Huccetuşşeria yanımdaydı. Şerefli bir adamdır. "Valla kırk yıldır mahallenin imamıyım. Mahalleli sana inandığı kadar bana inanmıyor." diyordu."

"Dünyada iki türlü insan vardır: Çarpan, çarpılan. Çarpılanlardan olmak istemiyorsan, başkalarını çarpmaya bak. Fazla okumak lazım değil. İnsanı delirtir ve hayatın gerisinde bırakır. Ama matematik dersinde dikkatli ol. Dört işlemi bilmen yeter. Para hesabını becerebilirsen kazıklanmazsın, anladın mı? Hesap önemli. En kısa zamanda hayata atılman lazım. Gazete okuyabiliyorsun ya, kâfi. Ticaret öğrenmeli, insanlarla muhatap olmalısın. Beni dinlersen eğer, bir ton kitap okuyacağına, git ayakkabının bağını işporta tahtasına koyup sat, daha iyi. Yüzsüz olmaya çalış. Unutulma sakın. Elinden geldiğince ortalarda boy göster.

"Ben bu yollarla yükselmek isteseydim, asortik, güzel bir kadın alırdım; iki dirhem bir çekirdek giydirir, dansa, saza, söze götürürdüm. Sonra da salardım kodamanların kucağına dans etsinler, kumar oynasınlar, sırnaşsınlar diye. O zaman şu yüksek sosyetedekilerin yaptığı gibi pezevenklik şapkasını geçirirdim başıma."

"Çarşıda bıyığımın bir telini rehin koysam, yüz milyarlık mal verirler."

"Gulamrıza, çektiği onca fakirlik, talihsizlik ve mutsuzluk yüzünden artık kendi sözlerinden de emin değildi. Dışarıdaki dünya anlamını yitirmişti gözünde. Hacı'nın lafları, komplimanları kafasında yankılandıkça yankılanıyordu. Hacı Ebu Turab adlı bir hokkabazın hile hurda, zorla Veramin'deki tek geçim kaynakları olan mülkü iç ettiğini duymuştu babasından. Ama Hacı'nın sevecen davranışı, güven verici tavırları o kadar etkiledi ki onu, temiz ve riyasız bir adam olduğuna inandı. Fabrikadaki çıkarlarına, halı ve afyon işlerine akıl erdiremedi."

"Karım genç değil. Dayımın kızı olur. Öldüğümde çenemi bağlayıp boğazıma zemzem döksün diye aldım onu."

26 Mayıs 2011 Perşembe

Yakıcı Sır- StefanZweig

Yakıcı Sır
Çocuk Bakıcısı
Prater'de İlkyaz
Yalnız İki İnsan
Masalımsı Bir Gece
Karlarda
Unutulmayacak Bir İnsan
Kadın ve Doğa
Yürüyüş
Bir Yaz Öyküsü
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu

Zweig'ı yakın zamanlarda okuduğum üç kitabıyla ayrı bir yere koydum. Bu sadelik, güçlü ifadeler, tasviri uzatmadan karakteri her olay örgüsü içinde tanıtma, kadınların-erkeklerin hislerini yalın, kimseyi temize çıkarmaya çalışmadan anlatma, ne karamsar ne iyimser; olabildiğince gerçekçilik hep birlikte başka bir yazarda rastlamadığım özellikler.

"Burada, dağ başında, konuşacak kimse olmadan tek başıma oturmak, sanırım büroda oturmaktan daha sıkıcı. Bu kadar kişi arasında tek tanıdık yok. Hiç değilse birkaç kadın olsaydı, hafiften flört ederek hafta sonumu az buçuk mutlu geçirirdim."

"İyi seçilmiş bir kravat beni hoşnut edebiliyordu. Güzel bir kitap, bir otomobil gezintisi, ya da bir kadınla geçen saatler sonsuz mutluluk getiriyordu bana. Bu yaşam tarzının en hoşuma giden yanı kusursuz bir İngiliz elbisesi gibi hiç kimsenin gözüne çarpmamasıydı. Sanırım beni hoş bir görüntü sayıyorlardı. Hoşa gidiyor ve aranıyordum. Beni tanıyanlar mutlu bir insan olduğumu söylüyorlardı."

"Akıp giden parlak sular üstünde kayıyor, hiçbir şeye tutunamıyor, kök salamıyordum. Bu soğuyuşta bir ölüşün, bir cesetleşmenin başladığını çok iyi biliyordum. Çürüyüşün kötü kokusu henüz çıkmamıştı, fakat önlenemeyecek bir uyuşma, bir katılaşma, korkunç ve bu gibi bir duygusuzluk, dış çöküşten öncenin, vücudun gerçek ölümünden önceki dakikalar başlamıştı. Kendimi ve içimdeki bu tuhaf duygu uyuşmasını o andan sonra, hastalığını ilgi ile izleyen bir hasta gibi dikkatle gözledim."

"Benden olan bir şey şimdi içlerinde yaşamaya devam ediyordu. Onlara bir şey vermiştim. Bu vermiş olmak zevki o güne değin hiç bilmediğim bir duygu ile dolduruyordu içimi."

"Daha çok sevindirmenin, birkaç gümüş para, renkli birkaç kağıt parçası ile tasaları yok etmenin, korkuları giderip neşeler uyandırmanın nasıl olabildiğini daha çok tatmak istedim. Ne diye dilenciler yoktu ortalıkta?"

"Aydınlık odadan dini bir şarkı söyleyenlerin sesi duyuluyordu. Cahnuka bayramı idi. Dostluk ve özgürlük içinde kutlanan bir bayram.  Sürülmüş ve boyunduruk altında yaşamış bir toplumun insanlarının kutladığı ve yasaların izin verdiği çok az mutlu günlerden biriydi. Fakat içerden duyulan şarkılarda hüzün ve özlem vardı."

"Almanya'da kaçlılılar ortaya çıkmıştı. Bu adamlar zevk ve hayranlık dolu, yaptıklarından mest olmuş, çılgınlıkla kudurmuş, binlerce Yahudi'ye zulüm çektirmiş, işkence yapmış, onları katletmişti. Dedelerinin kalıtı inançlarını da kaba kuvvet kullanarak ellerinden almak istiyorlardı. İşte en çok korktukları bu idi."

"Bir Yahudi'nin savaşması, kendini koruması mı? Şimdi onların gözünde bu gülünç, üzerinde düşünülemeyecek bir şeydi. Kölelik dönemi yine gelmişti."

"Sanmıyorum kızın eşi olduğunu, birbirine çok aşıkmış gibiydi davranışları."

"Ben öyküdeki yaşlı adama korku ve beklenti duyguları da verirdim. Aynı zamanda huzursuz ve kararsız biridir de. Kızın peşinden her yere gider, yeter ki onu görebilsin. Fakat hiçbir zaman yanına sokulamaz, bundan çekinir. Kızın izini kaybeder. Ben, öyküde yaşlı adamı sonunda kızla ilk kez karşılaştıkları yere geri döndürürüm. Onu bir kez daha yine aynı yerde görmek ümidini taşımaktadır, rastlantıya inanmaktadır. Fakat rastlantı acımasızdır."

23 Mayıs 2011 Pazartesi

Çağdaş İran Öyküleri

Baba Mukaddem-At
Muhammed Ali Cemalzade-İkiz
Feridun Tunkabuni-Cahillikle Mücadele Makinesi
Bozorg Alevi-Kurşun Asker
İtimadzade-Nazar Boncuğu
İrec Pizişkzad-Şuşu Can

Bunlar sevdiklerim. Diğerlerini ortalamanın üzerinde bulduğumu söyleyemem, ama bazılarının ortalamanın altında kaldığını söylemeliyim. Mehmet Kanar çevirmiş, o konuda uyarayım. Yine de Sadık Hidayet çevirilerinin bir kısmından daha iyi olmuş.Ayrıca bu kitapta da bir Sadık Hidayet hikayesi var: Sampinge
Beklentilerinizi düşük tutarak okursanız birkaç hikâyeyi beğenip sevinebilirsiniz.

"Ben tarih öğretmeniyimi fen ve beden öğretmeni değil. Bana Kaçar hanedanının neler yaptığını sorsanız, size bir ay anlatabilirim. ama reçel kavanozunun kapağını açamam."

"Bazen onun yüzüne bakarken utangaç bakışlarını, iri dudaklarını ve bükük, beyaz dişlerini görünce içimi bir korku kaplıyor ve sırtım ürperiyordu. O gerçekten bir at olsa da okuldan, bizim aramızdan geçip gitse ne güzel olurdu diye düşünüyorum. Ama bu sadece bir fikirdi. O benim arkadaşımdı ve sınıfta yanımda oturuyordu. Onun dostluğundan vazgeçmek benim için mümkün değildi. Ona karşı bir tür acıma hissi vardı içimde. Benim dostluğuma ihtiyacı vardı sanki."

"Bu yetmiyormuş gibi büyük kızı Lakşmi'yi de istedi ondan tefeci. Hep çocuklarının geleceği kaygısıyla yaşayan Padma, tefecinin soyca daha aşağı tabakaya mensup olmasına rağmen,, gönülsüz olsa da bu teklifi hemen kabul etti."

"Yüzünde on sekiz yaşındaki kızların asaleti ve utangaçlığı var."

"Benim varlığım babamın günahıydı. Ben girmedim böyle bir günaha."

"Esrarkeşlerin kendine özgü konuşma tarzları vardır. Bir cümleye başlarlar sonra esrar hokkasının ucuna bir parça esrar koyarlar. O esrar bitmedikçe cümle de bitmez. Dinleyicinin sabırlı olması ve esrarın cızırtısından bıkmaması gerekir. Esrarkeşlerle sohbeti keyifli kılan şey, seslerindeki yumuşaklık ve ahenktir."



"Çocuk derdi helal şehvetin karşılığı olursa, vay haram şehvetin haline."

"Mal ve evlat dünya süsüdür, demişler. Elimden gelse, altı-yedi hanım alır, Fethali Şah'ınki gibi bir harem kurardım kendime. Bu dünyayı bütün güzellikleri ve çirkinlikleriyle birlikte isterim. Keşke bunun gibi içi bağ, bahçe dolu yüz dünya daha olsa da, her gün güzel sesli kuşların nameleri eşliğinde biraz lavaş ekmeği, kebap, cacık yedikten sonra bir gölgede sırtımı dayayıp gert gert geğirsem; ahmaklara nispet, sazlı sözlü meclislerde felekten gün çalsam."

"Servet, kibir alameti sayılan ve birçok düşünce, hesap kitap ve sorunun neticesi olan bir esmerlik çökmüştü yüzüne tıpkı hüzünlü bir maske gibi."

"Cahillikle mücadele derneğine slogan olması için bir şiir yarışması düzenlenmiş ve "Boş tut yemekten mideni-Gör onda marifet nurunu" dizeleriyle başlayan şiir yarışmayı kazanmıştı."

18 Mayıs 2011 Çarşamba

İlk Aşk- Ivan Turgenyev

Nihal Yalaza Taluy çeviri konusunda çok iyi bir iş çıkarmamış. Rus isimlerinin garip ve kalabalık oluşu bu durumu biraz hafifletiyor.
Kitap güzel. Yalnız, kadının zengin olmakla ya da ünvan sahibi olmakla bile içine düştüğü yerden çıkamaması çok can sıkıcı. Ayrıca, aşk öyküsü anlatan her kitapta garip bir hastalık hali ile karşılaşmak üzücü.

Baba-çocuk ilişkisinin başka bir yanına da değinilmiş kitapta, merak ederseniz.

"Damarlarımda kan kıpır kıpır, yüreğimde hiç, neden yokken tuhaf, tatlı bir sızı vardı... İçimde ürkek bir bekleyişle, hep aynı düşler peşindeydim. Bu duyguların verdiği hüznün etkisiyle bazen gözlerimin yaşardığını saklamayacağım."

"Akşamları tüfeğimi sırtlayıp bahçede kargaları kovalamak en sevdiğim eğlenceydi. Bu kurnaz, faka basmaz yırtıcı kuşlardan öteden beri haz etmezdim."

"Babamın üzerimde garip bir etkisi vardı. İlişkilerimiz de öyle; her baba oğulunkine benzemedi. Eğitimimle hemen hemen hiç ilgilenmezdi, hırpalamazdı da. Hatta diyebilirim ki çok nazik davranırdı bana karşı. Yalnız... Aramızda yakınlığa da fırsat bırakmazdı. Babamı hem sever, hem hayranlık duyardım, gözümde örnek bir erkekti o! Aramızda mesafe bırakan gizli bir elin varlığını hissetmesem ne kadar bağlanacaktım ona! İstediği anda bir sözcük, tek bir hareketle içimde sonsuz güven uyandırırdı. Ona yüreğimi açar; akıllı, deneyimli bir arkadaşla, hoşgörülü bir eğitimciyle konuşur gibi aklıma geleni söylerdim. Bir an sonra o el tatlılıkla, yumuşaklıkla beni yine kendinden uzaklaştırırdı."

"Benim gibi ötekiler de Zinaida'nın bütün kaprislerine seve seve boyun eğiyordu. Yaşam fışkıran, güzellik dolu bu varlığın bambaşka, hoş, sevimli bir kurnazlığı, adamsendeciliği, hoppalık ve sadeliği, usluluk ve haşarılığı vardı. Ne yapsa, ne söylese, kendine özgü ince bir çekicilik, içten taşan bir güç seziliyordu. Görünüşü de öyleydi: Durmadan değişen yüzü, içindeki coşkunluğu yansıtıyordu. Bakışları bir anda hem alaycı, hem düşünceli, hem ateşli olabiliyordu. Ona gönül kaptıranlardan hiçbirini ihmal etmiyor, hepsini idare ediyordu, her birine gereksinimi vardı."

"Kontun yüzü hafifçe çarpıldı. O haliyle tıpkı bir Yahudi'ye benzedi."

"Aklıma saplanmış tek bir şey vardı: Genç bir kız, ne de olsa bir prenses, babamın serbest bir erkek olmadığını bilerek; önünde hiç değilse şu subay Belovzorov'la evlenme imkanı varken , nasıl böyle bir maceraya atılabilirdi? Geleceğini ayak altına almaktan hiç mi korkmamıştı?"

"Dayak yemek, sevdiği elden olsa bile... Buna isyansız katlanmak onursuzluk değil mi diye düşündüm. Değilmiş."

"Kadın aşkından koru kendini oğlum. Bize mutlulukla birlikte zehir sunan bu duygudan kork."

17 Mayıs 2011 Salı

Canistan- Yusuf Atılgan

Elime aldığımda bir köy romanı okuyacağımı düşünerek endişelendim. Anayurt Oteli ve Aylak Adam'ı okuduktan sonra Yusuf Atılgan'ın bendeki etkisini kaybetmesini istemiyordum. Kaybetmedi.

Kitap tamamlanmamış, fakat okurken bunu fark etmedim ben. Her şey yerinde idi. Eğer köy romanı ise bu, belki okuduğum en iyi köy romanı. Belki kısmen tarihî roman.

"Çaktırmadan sinsice yaklaşıp istediğimiz kızın etekliğine mantar tabancasını sıkarak korkutur, böylece onu sevdiğimizi belirtirdik. Yüreğim çarparak Emine'ye yaklaşırken cebimde saklı tabancayı fazla sıkmış olacağım ki tetikteki parmağım tabancayı patlatmış ve cebimdeki mantarlardan biri de ateş alarak elimi yakmıştı. Bayramlık setremin cebinin astarı da biraz yanmıştı. Korkunç bir acıyla gözlerim sulanmış dururken Emine sıradan ayrılıp 'oh olsun, korkutacaktın değil mi?' diyerek yanıma gelmiş, avcumdaki yanığı görünce 'çok mu acıyo' deyip ağlamaya başlamıştı."

"-Ankara'da Kemal Paşa'nın yeni devleti varmış Hacamca. Ordusu ne, Yunan ordusunu iki savaşta bozmuş. Belki buralara da gelirler.
-Duydum oğul, dilerim doğrudur. Allah ona zeval vermesin bari."

"İkindi namazından sonra -doğrusu nicedir namaz kılmayı da unutmuştu; okumak falan hak getire; Arif Ağa'ya uyup yatıp kalkmış, 'Tanrım bağışlar' diye düşünüp bu işten kendince yüzünün akıyla çıkmıştı- imam, Arif Ağa ve öteki tanıkla eve gittiler."

"-Bu akşam camiye gitmeyecek misin?
-Okumayı bile unutmuşum kız. Günah olur böyle namaz kılmak.
-Namaz surelerini ben ezberletirim sana. Ramazan'da ne camiye gitmezsen gavur derler sana.
-Giderim elbet."

"Bundan sonra 'Osmanlıların kâfesi hürriyet-i şahsiyelerine maliktir.' Bundan sonra hürriyet-i şahsiye her türlü emrazdan masundur; hiç kimse kanunun tayin ettiği sebep ve suretten maada bir bahane ile mücazat olunamaz.
Yaşasın padişahımız, yaşasın hürriyet, yaşasın adalet, yaşasın müsavat, yaşasın uhuvvet, evet, yaşasın Kanun-ı Esasi, bütün meşrutiyet idare, yaşasın, yaşasın...
Oh! (Dün) bütün yüzlerde, herkesin, evet bilaistisna herkesin... büyük, küçük, asker, memur, esnaf, gani, fakir, müslüman, hristiyan, musevi, bütün osmanlıların yüzlerinde görülen revnak-ı mübarek hürriyet... Bu tasvire sışar mı idi?"