Kitaptaki isimlerden bazıları:
Ummulbenîn
Gülübülbül
Munîr
Muhterem
Meşedî Masum
Gulamrıza Ahmedbegi
Basîr Leşker
Sekîne
Dust Ali
Halacpur
Keyûmers
Hujberâsâ
Za'feran
Sadık Hidayet sayfamı bir süreliğine kapatıyorum bu kitapla birlikte. Birkaç ay içinde yedi kitabın bazılarını arka arkaya okudum. Üstelik bunlar dönüp tekrar okuyacağım kitaplar.
Hacı Ağa, diğer kitaplarından farklı Sadık Hidayet'in. Karakterleri kendi anlattıklarından değil, yaptıklarıyla tanıdım bunda. Daha hareketli, çok düşünmek yerine çok konuşanların olduğu bir kitap. Politikacılardan, onlara benzeyen insanlardan biraz daha nefret etmek için iyi bir fırsat. Mehmet Kanar'ın nispeten iyi bir çalışması. Altı kitabın her birinde diğerlerini de düşündüğüm için daha iyi dedim, ama Mehmet Kanar'ın çevirilerini beğendiğim sanılmasın.
"Dün mahallenin imamı Huccetuşşeria yanımdaydı. Şerefli bir adamdır. "Valla kırk yıldır mahallenin imamıyım. Mahalleli sana inandığı kadar bana inanmıyor." diyordu."
"Dünyada iki türlü insan vardır: Çarpan, çarpılan. Çarpılanlardan olmak istemiyorsan, başkalarını çarpmaya bak. Fazla okumak lazım değil. İnsanı delirtir ve hayatın gerisinde bırakır. Ama matematik dersinde dikkatli ol. Dört işlemi bilmen yeter. Para hesabını becerebilirsen kazıklanmazsın, anladın mı? Hesap önemli. En kısa zamanda hayata atılman lazım. Gazete okuyabiliyorsun ya, kâfi. Ticaret öğrenmeli, insanlarla muhatap olmalısın. Beni dinlersen eğer, bir ton kitap okuyacağına, git ayakkabının bağını işporta tahtasına koyup sat, daha iyi. Yüzsüz olmaya çalış. Unutulma sakın. Elinden geldiğince ortalarda boy göster.
"Ben bu yollarla yükselmek isteseydim, asortik, güzel bir kadın alırdım; iki dirhem bir çekirdek giydirir, dansa, saza, söze götürürdüm. Sonra da salardım kodamanların kucağına dans etsinler, kumar oynasınlar, sırnaşsınlar diye. O zaman şu yüksek sosyetedekilerin yaptığı gibi pezevenklik şapkasını geçirirdim başıma."
"Çarşıda bıyığımın bir telini rehin koysam, yüz milyarlık mal verirler."
"Gulamrıza, çektiği onca fakirlik, talihsizlik ve mutsuzluk yüzünden artık kendi sözlerinden de emin değildi. Dışarıdaki dünya anlamını yitirmişti gözünde. Hacı'nın lafları, komplimanları kafasında yankılandıkça yankılanıyordu. Hacı Ebu Turab adlı bir hokkabazın hile hurda, zorla Veramin'deki tek geçim kaynakları olan mülkü iç ettiğini duymuştu babasından. Ama Hacı'nın sevecen davranışı, güven verici tavırları o kadar etkiledi ki onu, temiz ve riyasız bir adam olduğuna inandı. Fabrikadaki çıkarlarına, halı ve afyon işlerine akıl erdiremedi."
"Karım genç değil. Dayımın kızı olur. Öldüğümde çenemi bağlayıp boğazıma zemzem döksün diye aldım onu."
30 Mayıs 2011 Pazartesi
26 Mayıs 2011 Perşembe
Yakıcı Sır- StefanZweig
Yakıcı Sır
Çocuk Bakıcısı
Prater'de İlkyaz
Yalnız İki İnsan
Masalımsı Bir Gece
Karlarda
Unutulmayacak Bir İnsan
Kadın ve Doğa
Yürüyüş
Bir Yaz Öyküsü
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu
Zweig'ı yakın zamanlarda okuduğum üç kitabıyla ayrı bir yere koydum. Bu sadelik, güçlü ifadeler, tasviri uzatmadan karakteri her olay örgüsü içinde tanıtma, kadınların-erkeklerin hislerini yalın, kimseyi temize çıkarmaya çalışmadan anlatma, ne karamsar ne iyimser; olabildiğince gerçekçilik hep birlikte başka bir yazarda rastlamadığım özellikler.
"Burada, dağ başında, konuşacak kimse olmadan tek başıma oturmak, sanırım büroda oturmaktan daha sıkıcı. Bu kadar kişi arasında tek tanıdık yok. Hiç değilse birkaç kadın olsaydı, hafiften flört ederek hafta sonumu az buçuk mutlu geçirirdim."
"İyi seçilmiş bir kravat beni hoşnut edebiliyordu. Güzel bir kitap, bir otomobil gezintisi, ya da bir kadınla geçen saatler sonsuz mutluluk getiriyordu bana. Bu yaşam tarzının en hoşuma giden yanı kusursuz bir İngiliz elbisesi gibi hiç kimsenin gözüne çarpmamasıydı. Sanırım beni hoş bir görüntü sayıyorlardı. Hoşa gidiyor ve aranıyordum. Beni tanıyanlar mutlu bir insan olduğumu söylüyorlardı."
"Akıp giden parlak sular üstünde kayıyor, hiçbir şeye tutunamıyor, kök salamıyordum. Bu soğuyuşta bir ölüşün, bir cesetleşmenin başladığını çok iyi biliyordum. Çürüyüşün kötü kokusu henüz çıkmamıştı, fakat önlenemeyecek bir uyuşma, bir katılaşma, korkunç ve bu gibi bir duygusuzluk, dış çöküşten öncenin, vücudun gerçek ölümünden önceki dakikalar başlamıştı. Kendimi ve içimdeki bu tuhaf duygu uyuşmasını o andan sonra, hastalığını ilgi ile izleyen bir hasta gibi dikkatle gözledim."
"Benden olan bir şey şimdi içlerinde yaşamaya devam ediyordu. Onlara bir şey vermiştim. Bu vermiş olmak zevki o güne değin hiç bilmediğim bir duygu ile dolduruyordu içimi."
"Daha çok sevindirmenin, birkaç gümüş para, renkli birkaç kağıt parçası ile tasaları yok etmenin, korkuları giderip neşeler uyandırmanın nasıl olabildiğini daha çok tatmak istedim. Ne diye dilenciler yoktu ortalıkta?"
"Aydınlık odadan dini bir şarkı söyleyenlerin sesi duyuluyordu. Cahnuka bayramı idi. Dostluk ve özgürlük içinde kutlanan bir bayram. Sürülmüş ve boyunduruk altında yaşamış bir toplumun insanlarının kutladığı ve yasaların izin verdiği çok az mutlu günlerden biriydi. Fakat içerden duyulan şarkılarda hüzün ve özlem vardı."
"Almanya'da kaçlılılar ortaya çıkmıştı. Bu adamlar zevk ve hayranlık dolu, yaptıklarından mest olmuş, çılgınlıkla kudurmuş, binlerce Yahudi'ye zulüm çektirmiş, işkence yapmış, onları katletmişti. Dedelerinin kalıtı inançlarını da kaba kuvvet kullanarak ellerinden almak istiyorlardı. İşte en çok korktukları bu idi."
"Bir Yahudi'nin savaşması, kendini koruması mı? Şimdi onların gözünde bu gülünç, üzerinde düşünülemeyecek bir şeydi. Kölelik dönemi yine gelmişti."
"Sanmıyorum kızın eşi olduğunu, birbirine çok aşıkmış gibiydi davranışları."
"Ben öyküdeki yaşlı adama korku ve beklenti duyguları da verirdim. Aynı zamanda huzursuz ve kararsız biridir de. Kızın peşinden her yere gider, yeter ki onu görebilsin. Fakat hiçbir zaman yanına sokulamaz, bundan çekinir. Kızın izini kaybeder. Ben, öyküde yaşlı adamı sonunda kızla ilk kez karşılaştıkları yere geri döndürürüm. Onu bir kez daha yine aynı yerde görmek ümidini taşımaktadır, rastlantıya inanmaktadır. Fakat rastlantı acımasızdır."
Çocuk Bakıcısı
Prater'de İlkyaz
Yalnız İki İnsan
Masalımsı Bir Gece
Karlarda
Unutulmayacak Bir İnsan
Kadın ve Doğa
Yürüyüş
Bir Yaz Öyküsü
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu
Zweig'ı yakın zamanlarda okuduğum üç kitabıyla ayrı bir yere koydum. Bu sadelik, güçlü ifadeler, tasviri uzatmadan karakteri her olay örgüsü içinde tanıtma, kadınların-erkeklerin hislerini yalın, kimseyi temize çıkarmaya çalışmadan anlatma, ne karamsar ne iyimser; olabildiğince gerçekçilik hep birlikte başka bir yazarda rastlamadığım özellikler.
"Burada, dağ başında, konuşacak kimse olmadan tek başıma oturmak, sanırım büroda oturmaktan daha sıkıcı. Bu kadar kişi arasında tek tanıdık yok. Hiç değilse birkaç kadın olsaydı, hafiften flört ederek hafta sonumu az buçuk mutlu geçirirdim."
"İyi seçilmiş bir kravat beni hoşnut edebiliyordu. Güzel bir kitap, bir otomobil gezintisi, ya da bir kadınla geçen saatler sonsuz mutluluk getiriyordu bana. Bu yaşam tarzının en hoşuma giden yanı kusursuz bir İngiliz elbisesi gibi hiç kimsenin gözüne çarpmamasıydı. Sanırım beni hoş bir görüntü sayıyorlardı. Hoşa gidiyor ve aranıyordum. Beni tanıyanlar mutlu bir insan olduğumu söylüyorlardı."
"Akıp giden parlak sular üstünde kayıyor, hiçbir şeye tutunamıyor, kök salamıyordum. Bu soğuyuşta bir ölüşün, bir cesetleşmenin başladığını çok iyi biliyordum. Çürüyüşün kötü kokusu henüz çıkmamıştı, fakat önlenemeyecek bir uyuşma, bir katılaşma, korkunç ve bu gibi bir duygusuzluk, dış çöküşten öncenin, vücudun gerçek ölümünden önceki dakikalar başlamıştı. Kendimi ve içimdeki bu tuhaf duygu uyuşmasını o andan sonra, hastalığını ilgi ile izleyen bir hasta gibi dikkatle gözledim."
"Benden olan bir şey şimdi içlerinde yaşamaya devam ediyordu. Onlara bir şey vermiştim. Bu vermiş olmak zevki o güne değin hiç bilmediğim bir duygu ile dolduruyordu içimi."
"Daha çok sevindirmenin, birkaç gümüş para, renkli birkaç kağıt parçası ile tasaları yok etmenin, korkuları giderip neşeler uyandırmanın nasıl olabildiğini daha çok tatmak istedim. Ne diye dilenciler yoktu ortalıkta?"
"Aydınlık odadan dini bir şarkı söyleyenlerin sesi duyuluyordu. Cahnuka bayramı idi. Dostluk ve özgürlük içinde kutlanan bir bayram. Sürülmüş ve boyunduruk altında yaşamış bir toplumun insanlarının kutladığı ve yasaların izin verdiği çok az mutlu günlerden biriydi. Fakat içerden duyulan şarkılarda hüzün ve özlem vardı."
"Almanya'da kaçlılılar ortaya çıkmıştı. Bu adamlar zevk ve hayranlık dolu, yaptıklarından mest olmuş, çılgınlıkla kudurmuş, binlerce Yahudi'ye zulüm çektirmiş, işkence yapmış, onları katletmişti. Dedelerinin kalıtı inançlarını da kaba kuvvet kullanarak ellerinden almak istiyorlardı. İşte en çok korktukları bu idi."
"Bir Yahudi'nin savaşması, kendini koruması mı? Şimdi onların gözünde bu gülünç, üzerinde düşünülemeyecek bir şeydi. Kölelik dönemi yine gelmişti."
"Sanmıyorum kızın eşi olduğunu, birbirine çok aşıkmış gibiydi davranışları."
"Ben öyküdeki yaşlı adama korku ve beklenti duyguları da verirdim. Aynı zamanda huzursuz ve kararsız biridir de. Kızın peşinden her yere gider, yeter ki onu görebilsin. Fakat hiçbir zaman yanına sokulamaz, bundan çekinir. Kızın izini kaybeder. Ben, öyküde yaşlı adamı sonunda kızla ilk kez karşılaştıkları yere geri döndürürüm. Onu bir kez daha yine aynı yerde görmek ümidini taşımaktadır, rastlantıya inanmaktadır. Fakat rastlantı acımasızdır."
23 Mayıs 2011 Pazartesi
Çağdaş İran Öyküleri
Baba Mukaddem-At
Muhammed Ali Cemalzade-İkiz
Feridun Tunkabuni-Cahillikle Mücadele Makinesi
Bozorg Alevi-Kurşun Asker
İtimadzade-Nazar Boncuğu
İrec Pizişkzad-Şuşu Can
Bunlar sevdiklerim. Diğerlerini ortalamanın üzerinde bulduğumu söyleyemem, ama bazılarının ortalamanın altında kaldığını söylemeliyim. Mehmet Kanar çevirmiş, o konuda uyarayım. Yine de Sadık Hidayet çevirilerinin bir kısmından daha iyi olmuş.Ayrıca bu kitapta da bir Sadık Hidayet hikayesi var: Sampinge
Beklentilerinizi düşük tutarak okursanız birkaç hikâyeyi beğenip sevinebilirsiniz.
"Ben tarih öğretmeniyimi fen ve beden öğretmeni değil. Bana Kaçar hanedanının neler yaptığını sorsanız, size bir ay anlatabilirim. ama reçel kavanozunun kapağını açamam."
"Bazen onun yüzüne bakarken utangaç bakışlarını, iri dudaklarını ve bükük, beyaz dişlerini görünce içimi bir korku kaplıyor ve sırtım ürperiyordu. O gerçekten bir at olsa da okuldan, bizim aramızdan geçip gitse ne güzel olurdu diye düşünüyorum. Ama bu sadece bir fikirdi. O benim arkadaşımdı ve sınıfta yanımda oturuyordu. Onun dostluğundan vazgeçmek benim için mümkün değildi. Ona karşı bir tür acıma hissi vardı içimde. Benim dostluğuma ihtiyacı vardı sanki."
"Bu yetmiyormuş gibi büyük kızı Lakşmi'yi de istedi ondan tefeci. Hep çocuklarının geleceği kaygısıyla yaşayan Padma, tefecinin soyca daha aşağı tabakaya mensup olmasına rağmen,, gönülsüz olsa da bu teklifi hemen kabul etti."
"Yüzünde on sekiz yaşındaki kızların asaleti ve utangaçlığı var."
"Benim varlığım babamın günahıydı. Ben girmedim böyle bir günaha."
"Esrarkeşlerin kendine özgü konuşma tarzları vardır. Bir cümleye başlarlar sonra esrar hokkasının ucuna bir parça esrar koyarlar. O esrar bitmedikçe cümle de bitmez. Dinleyicinin sabırlı olması ve esrarın cızırtısından bıkmaması gerekir. Esrarkeşlerle sohbeti keyifli kılan şey, seslerindeki yumuşaklık ve ahenktir."
"Çocuk derdi helal şehvetin karşılığı olursa, vay haram şehvetin haline."
"Mal ve evlat dünya süsüdür, demişler. Elimden gelse, altı-yedi hanım alır, Fethali Şah'ınki gibi bir harem kurardım kendime. Bu dünyayı bütün güzellikleri ve çirkinlikleriyle birlikte isterim. Keşke bunun gibi içi bağ, bahçe dolu yüz dünya daha olsa da, her gün güzel sesli kuşların nameleri eşliğinde biraz lavaş ekmeği, kebap, cacık yedikten sonra bir gölgede sırtımı dayayıp gert gert geğirsem; ahmaklara nispet, sazlı sözlü meclislerde felekten gün çalsam."
"Servet, kibir alameti sayılan ve birçok düşünce, hesap kitap ve sorunun neticesi olan bir esmerlik çökmüştü yüzüne tıpkı hüzünlü bir maske gibi."
"Cahillikle mücadele derneğine slogan olması için bir şiir yarışması düzenlenmiş ve "Boş tut yemekten mideni-Gör onda marifet nurunu" dizeleriyle başlayan şiir yarışmayı kazanmıştı."
Muhammed Ali Cemalzade-İkiz
Feridun Tunkabuni-Cahillikle Mücadele Makinesi
Bozorg Alevi-Kurşun Asker
İtimadzade-Nazar Boncuğu
İrec Pizişkzad-Şuşu Can
Bunlar sevdiklerim. Diğerlerini ortalamanın üzerinde bulduğumu söyleyemem, ama bazılarının ortalamanın altında kaldığını söylemeliyim. Mehmet Kanar çevirmiş, o konuda uyarayım. Yine de Sadık Hidayet çevirilerinin bir kısmından daha iyi olmuş.Ayrıca bu kitapta da bir Sadık Hidayet hikayesi var: Sampinge
Beklentilerinizi düşük tutarak okursanız birkaç hikâyeyi beğenip sevinebilirsiniz.
"Ben tarih öğretmeniyimi fen ve beden öğretmeni değil. Bana Kaçar hanedanının neler yaptığını sorsanız, size bir ay anlatabilirim. ama reçel kavanozunun kapağını açamam."
"Bazen onun yüzüne bakarken utangaç bakışlarını, iri dudaklarını ve bükük, beyaz dişlerini görünce içimi bir korku kaplıyor ve sırtım ürperiyordu. O gerçekten bir at olsa da okuldan, bizim aramızdan geçip gitse ne güzel olurdu diye düşünüyorum. Ama bu sadece bir fikirdi. O benim arkadaşımdı ve sınıfta yanımda oturuyordu. Onun dostluğundan vazgeçmek benim için mümkün değildi. Ona karşı bir tür acıma hissi vardı içimde. Benim dostluğuma ihtiyacı vardı sanki."
"Bu yetmiyormuş gibi büyük kızı Lakşmi'yi de istedi ondan tefeci. Hep çocuklarının geleceği kaygısıyla yaşayan Padma, tefecinin soyca daha aşağı tabakaya mensup olmasına rağmen,, gönülsüz olsa da bu teklifi hemen kabul etti."
"Yüzünde on sekiz yaşındaki kızların asaleti ve utangaçlığı var."
"Benim varlığım babamın günahıydı. Ben girmedim böyle bir günaha."
"Esrarkeşlerin kendine özgü konuşma tarzları vardır. Bir cümleye başlarlar sonra esrar hokkasının ucuna bir parça esrar koyarlar. O esrar bitmedikçe cümle de bitmez. Dinleyicinin sabırlı olması ve esrarın cızırtısından bıkmaması gerekir. Esrarkeşlerle sohbeti keyifli kılan şey, seslerindeki yumuşaklık ve ahenktir."
"Çocuk derdi helal şehvetin karşılığı olursa, vay haram şehvetin haline."
"Mal ve evlat dünya süsüdür, demişler. Elimden gelse, altı-yedi hanım alır, Fethali Şah'ınki gibi bir harem kurardım kendime. Bu dünyayı bütün güzellikleri ve çirkinlikleriyle birlikte isterim. Keşke bunun gibi içi bağ, bahçe dolu yüz dünya daha olsa da, her gün güzel sesli kuşların nameleri eşliğinde biraz lavaş ekmeği, kebap, cacık yedikten sonra bir gölgede sırtımı dayayıp gert gert geğirsem; ahmaklara nispet, sazlı sözlü meclislerde felekten gün çalsam."
"Servet, kibir alameti sayılan ve birçok düşünce, hesap kitap ve sorunun neticesi olan bir esmerlik çökmüştü yüzüne tıpkı hüzünlü bir maske gibi."
"Cahillikle mücadele derneğine slogan olması için bir şiir yarışması düzenlenmiş ve "Boş tut yemekten mideni-Gör onda marifet nurunu" dizeleriyle başlayan şiir yarışmayı kazanmıştı."
18 Mayıs 2011 Çarşamba
İlk Aşk- Ivan Turgenyev
Nihal Yalaza Taluy çeviri konusunda çok iyi bir iş çıkarmamış. Rus isimlerinin garip ve kalabalık oluşu bu durumu biraz hafifletiyor.
Kitap güzel. Yalnız, kadının zengin olmakla ya da ünvan sahibi olmakla bile içine düştüğü yerden çıkamaması çok can sıkıcı. Ayrıca, aşk öyküsü anlatan her kitapta garip bir hastalık hali ile karşılaşmak üzücü.
Baba-çocuk ilişkisinin başka bir yanına da değinilmiş kitapta, merak ederseniz.
"Damarlarımda kan kıpır kıpır, yüreğimde hiç, neden yokken tuhaf, tatlı bir sızı vardı... İçimde ürkek bir bekleyişle, hep aynı düşler peşindeydim. Bu duyguların verdiği hüznün etkisiyle bazen gözlerimin yaşardığını saklamayacağım."
"Akşamları tüfeğimi sırtlayıp bahçede kargaları kovalamak en sevdiğim eğlenceydi. Bu kurnaz, faka basmaz yırtıcı kuşlardan öteden beri haz etmezdim."
"Babamın üzerimde garip bir etkisi vardı. İlişkilerimiz de öyle; her baba oğulunkine benzemedi. Eğitimimle hemen hemen hiç ilgilenmezdi, hırpalamazdı da. Hatta diyebilirim ki çok nazik davranırdı bana karşı. Yalnız... Aramızda yakınlığa da fırsat bırakmazdı. Babamı hem sever, hem hayranlık duyardım, gözümde örnek bir erkekti o! Aramızda mesafe bırakan gizli bir elin varlığını hissetmesem ne kadar bağlanacaktım ona! İstediği anda bir sözcük, tek bir hareketle içimde sonsuz güven uyandırırdı. Ona yüreğimi açar; akıllı, deneyimli bir arkadaşla, hoşgörülü bir eğitimciyle konuşur gibi aklıma geleni söylerdim. Bir an sonra o el tatlılıkla, yumuşaklıkla beni yine kendinden uzaklaştırırdı."
"Benim gibi ötekiler de Zinaida'nın bütün kaprislerine seve seve boyun eğiyordu. Yaşam fışkıran, güzellik dolu bu varlığın bambaşka, hoş, sevimli bir kurnazlığı, adamsendeciliği, hoppalık ve sadeliği, usluluk ve haşarılığı vardı. Ne yapsa, ne söylese, kendine özgü ince bir çekicilik, içten taşan bir güç seziliyordu. Görünüşü de öyleydi: Durmadan değişen yüzü, içindeki coşkunluğu yansıtıyordu. Bakışları bir anda hem alaycı, hem düşünceli, hem ateşli olabiliyordu. Ona gönül kaptıranlardan hiçbirini ihmal etmiyor, hepsini idare ediyordu, her birine gereksinimi vardı."
"Kontun yüzü hafifçe çarpıldı. O haliyle tıpkı bir Yahudi'ye benzedi."
"Aklıma saplanmış tek bir şey vardı: Genç bir kız, ne de olsa bir prenses, babamın serbest bir erkek olmadığını bilerek; önünde hiç değilse şu subay Belovzorov'la evlenme imkanı varken , nasıl böyle bir maceraya atılabilirdi? Geleceğini ayak altına almaktan hiç mi korkmamıştı?"
"Dayak yemek, sevdiği elden olsa bile... Buna isyansız katlanmak onursuzluk değil mi diye düşündüm. Değilmiş."
"Kadın aşkından koru kendini oğlum. Bize mutlulukla birlikte zehir sunan bu duygudan kork."
Kitap güzel. Yalnız, kadının zengin olmakla ya da ünvan sahibi olmakla bile içine düştüğü yerden çıkamaması çok can sıkıcı. Ayrıca, aşk öyküsü anlatan her kitapta garip bir hastalık hali ile karşılaşmak üzücü.
Baba-çocuk ilişkisinin başka bir yanına da değinilmiş kitapta, merak ederseniz.
"Damarlarımda kan kıpır kıpır, yüreğimde hiç, neden yokken tuhaf, tatlı bir sızı vardı... İçimde ürkek bir bekleyişle, hep aynı düşler peşindeydim. Bu duyguların verdiği hüznün etkisiyle bazen gözlerimin yaşardığını saklamayacağım."
"Akşamları tüfeğimi sırtlayıp bahçede kargaları kovalamak en sevdiğim eğlenceydi. Bu kurnaz, faka basmaz yırtıcı kuşlardan öteden beri haz etmezdim."
"Babamın üzerimde garip bir etkisi vardı. İlişkilerimiz de öyle; her baba oğulunkine benzemedi. Eğitimimle hemen hemen hiç ilgilenmezdi, hırpalamazdı da. Hatta diyebilirim ki çok nazik davranırdı bana karşı. Yalnız... Aramızda yakınlığa da fırsat bırakmazdı. Babamı hem sever, hem hayranlık duyardım, gözümde örnek bir erkekti o! Aramızda mesafe bırakan gizli bir elin varlığını hissetmesem ne kadar bağlanacaktım ona! İstediği anda bir sözcük, tek bir hareketle içimde sonsuz güven uyandırırdı. Ona yüreğimi açar; akıllı, deneyimli bir arkadaşla, hoşgörülü bir eğitimciyle konuşur gibi aklıma geleni söylerdim. Bir an sonra o el tatlılıkla, yumuşaklıkla beni yine kendinden uzaklaştırırdı."
"Benim gibi ötekiler de Zinaida'nın bütün kaprislerine seve seve boyun eğiyordu. Yaşam fışkıran, güzellik dolu bu varlığın bambaşka, hoş, sevimli bir kurnazlığı, adamsendeciliği, hoppalık ve sadeliği, usluluk ve haşarılığı vardı. Ne yapsa, ne söylese, kendine özgü ince bir çekicilik, içten taşan bir güç seziliyordu. Görünüşü de öyleydi: Durmadan değişen yüzü, içindeki coşkunluğu yansıtıyordu. Bakışları bir anda hem alaycı, hem düşünceli, hem ateşli olabiliyordu. Ona gönül kaptıranlardan hiçbirini ihmal etmiyor, hepsini idare ediyordu, her birine gereksinimi vardı."
"Kontun yüzü hafifçe çarpıldı. O haliyle tıpkı bir Yahudi'ye benzedi."
"Aklıma saplanmış tek bir şey vardı: Genç bir kız, ne de olsa bir prenses, babamın serbest bir erkek olmadığını bilerek; önünde hiç değilse şu subay Belovzorov'la evlenme imkanı varken , nasıl böyle bir maceraya atılabilirdi? Geleceğini ayak altına almaktan hiç mi korkmamıştı?"
"Dayak yemek, sevdiği elden olsa bile... Buna isyansız katlanmak onursuzluk değil mi diye düşündüm. Değilmiş."
"Kadın aşkından koru kendini oğlum. Bize mutlulukla birlikte zehir sunan bu duygudan kork."
17 Mayıs 2011 Salı
Canistan- Yusuf Atılgan
Elime aldığımda bir köy romanı okuyacağımı düşünerek endişelendim. Anayurt Oteli ve Aylak Adam'ı okuduktan sonra Yusuf Atılgan'ın bendeki etkisini kaybetmesini istemiyordum. Kaybetmedi.
Kitap tamamlanmamış, fakat okurken bunu fark etmedim ben. Her şey yerinde idi. Eğer köy romanı ise bu, belki okuduğum en iyi köy romanı. Belki kısmen tarihî roman.
"Çaktırmadan sinsice yaklaşıp istediğimiz kızın etekliğine mantar tabancasını sıkarak korkutur, böylece onu sevdiğimizi belirtirdik. Yüreğim çarparak Emine'ye yaklaşırken cebimde saklı tabancayı fazla sıkmış olacağım ki tetikteki parmağım tabancayı patlatmış ve cebimdeki mantarlardan biri de ateş alarak elimi yakmıştı. Bayramlık setremin cebinin astarı da biraz yanmıştı. Korkunç bir acıyla gözlerim sulanmış dururken Emine sıradan ayrılıp 'oh olsun, korkutacaktın değil mi?' diyerek yanıma gelmiş, avcumdaki yanığı görünce 'çok mu acıyo' deyip ağlamaya başlamıştı."
"-Ankara'da Kemal Paşa'nın yeni devleti varmış Hacamca. Ordusu ne, Yunan ordusunu iki savaşta bozmuş. Belki buralara da gelirler.
-Duydum oğul, dilerim doğrudur. Allah ona zeval vermesin bari."
"İkindi namazından sonra -doğrusu nicedir namaz kılmayı da unutmuştu; okumak falan hak getire; Arif Ağa'ya uyup yatıp kalkmış, 'Tanrım bağışlar' diye düşünüp bu işten kendince yüzünün akıyla çıkmıştı- imam, Arif Ağa ve öteki tanıkla eve gittiler."
"-Bu akşam camiye gitmeyecek misin?
-Okumayı bile unutmuşum kız. Günah olur böyle namaz kılmak.
-Namaz surelerini ben ezberletirim sana. Ramazan'da ne camiye gitmezsen gavur derler sana.
-Giderim elbet."
"Bundan sonra 'Osmanlıların kâfesi hürriyet-i şahsiyelerine maliktir.' Bundan sonra hürriyet-i şahsiye her türlü emrazdan masundur; hiç kimse kanunun tayin ettiği sebep ve suretten maada bir bahane ile mücazat olunamaz.
Yaşasın padişahımız, yaşasın hürriyet, yaşasın adalet, yaşasın müsavat, yaşasın uhuvvet, evet, yaşasın Kanun-ı Esasi, bütün meşrutiyet idare, yaşasın, yaşasın...
Oh! (Dün) bütün yüzlerde, herkesin, evet bilaistisna herkesin... büyük, küçük, asker, memur, esnaf, gani, fakir, müslüman, hristiyan, musevi, bütün osmanlıların yüzlerinde görülen revnak-ı mübarek hürriyet... Bu tasvire sışar mı idi?"
Kitap tamamlanmamış, fakat okurken bunu fark etmedim ben. Her şey yerinde idi. Eğer köy romanı ise bu, belki okuduğum en iyi köy romanı. Belki kısmen tarihî roman.
"Çaktırmadan sinsice yaklaşıp istediğimiz kızın etekliğine mantar tabancasını sıkarak korkutur, böylece onu sevdiğimizi belirtirdik. Yüreğim çarparak Emine'ye yaklaşırken cebimde saklı tabancayı fazla sıkmış olacağım ki tetikteki parmağım tabancayı patlatmış ve cebimdeki mantarlardan biri de ateş alarak elimi yakmıştı. Bayramlık setremin cebinin astarı da biraz yanmıştı. Korkunç bir acıyla gözlerim sulanmış dururken Emine sıradan ayrılıp 'oh olsun, korkutacaktın değil mi?' diyerek yanıma gelmiş, avcumdaki yanığı görünce 'çok mu acıyo' deyip ağlamaya başlamıştı."
"-Ankara'da Kemal Paşa'nın yeni devleti varmış Hacamca. Ordusu ne, Yunan ordusunu iki savaşta bozmuş. Belki buralara da gelirler.
-Duydum oğul, dilerim doğrudur. Allah ona zeval vermesin bari."
"İkindi namazından sonra -doğrusu nicedir namaz kılmayı da unutmuştu; okumak falan hak getire; Arif Ağa'ya uyup yatıp kalkmış, 'Tanrım bağışlar' diye düşünüp bu işten kendince yüzünün akıyla çıkmıştı- imam, Arif Ağa ve öteki tanıkla eve gittiler."
"-Bu akşam camiye gitmeyecek misin?
-Okumayı bile unutmuşum kız. Günah olur böyle namaz kılmak.
-Namaz surelerini ben ezberletirim sana. Ramazan'da ne camiye gitmezsen gavur derler sana.
-Giderim elbet."
"Bundan sonra 'Osmanlıların kâfesi hürriyet-i şahsiyelerine maliktir.' Bundan sonra hürriyet-i şahsiye her türlü emrazdan masundur; hiç kimse kanunun tayin ettiği sebep ve suretten maada bir bahane ile mücazat olunamaz.
Yaşasın padişahımız, yaşasın hürriyet, yaşasın adalet, yaşasın müsavat, yaşasın uhuvvet, evet, yaşasın Kanun-ı Esasi, bütün meşrutiyet idare, yaşasın, yaşasın...
Oh! (Dün) bütün yüzlerde, herkesin, evet bilaistisna herkesin... büyük, küçük, asker, memur, esnaf, gani, fakir, müslüman, hristiyan, musevi, bütün osmanlıların yüzlerinde görülen revnak-ı mübarek hürriyet... Bu tasvire sışar mı idi?"
11 Mayıs 2011 Çarşamba
Amok Koşucusu- Stefan Zweig
Satranç'ı okuduğumdan beri ara ara Stefan Zweig'ın fotoğraflarına bakıyorum. Bunu yaparken bir blog yazısına rastladım. Charlotte ile birlikte olan fotoğraflarını çok sevdim. İkinci fotoğraf birlikte intihar etmelerinin ardından çekilmiş.
Bir Çöküşün Öyküsü
Madalya
Bezginlik
Amok Koşucusu
Ay Işığı Sokağı
Leporella
Leman Gölü Kıyısındaki Olay
"Versailles'da çevresini alan bütün insanların kendisi için önemsiz olduğunu, onları ne sevdiğini ne de onlardan nefret ettiğini, hepsinin tıpkı şurada, ormanın kenarında ellerinde iri, parlak oraklarla duran ve ara sıra, belli etmeden, meraklı gözlerini kendisine çeviren çiftçiler kadar önemsiz olduğunu şimdi fark ediyordu."
"Aklı bir karış havadaki kadınların hayatlarının her anında sahip oldukları o muhteşem unutkanlıkla, sürgünde bulunduğunu, eskiden Fransa'da hükümdar olduğunu, şimdi kelebeklerle ve parlak renkli çiçeklerle nasıl oynuyorsa bir zamanlar insanların yazgılarıyla da öyle oynamaya hakkı olduğunu unutuverdi; on, on beş yıl geriye gitti, Bayan Pleuneuf oldu, Cenevreli bir bankerin kızı, manastırın bahçesinde oyun oynayan, Paris'ten ve dünyadan habersiz, küçük, sıska, coşku dolu, on beş yaşında bir kız oldu."
"Düşsüz geçirilen kapkara bir gecenin ardından birden günün içine dalıveriyordu insan, tıpkı sıcak, bunaltıcı bir havada buz gibi suyun içine dalar gibi."
"Burada insan uyanınca, sanki günü kıyıdaki bir kayalığa fırlatılıyor, saatlerin sahilinde dimdik, kıpırtısız ve boş boş oturuluyordu. Canı kalkmak istemiyordu. Bir gün önceki eğlenceler çekiciliğini yitirmiş oluyordu, uçarı merakı hemencecik tatmin olan türdendi. Oda boştu, havasız gibiydi, kendisini hiç kimsenin istemediği bu yalnızlık içinde o da kendisini bomboş hissediyordu, boş, yararsız, tükenmiş ve yıpranmış; neden burada olduğunu ve neden buraya geldiğini anımsaması için biraz zaman geçmesi gerekiyordu. Günden ne bekliyordu ki titrek, ağır adımlarıyla sessizliği durmadan kat eden saatine böyle huzursuzluk içinde bakıyordu?"
"Kaba ve basitti, ama olsun, canlı ve hayat doluydu, çevresindeki her şey gibi ölü değildi. Ateşti o, Bayan de Prie de üşüyordu. Okşayışlara, kucaklamalara alışkın olan bedeni burada açık çekiyordu; bakışlarının ışıl ışıl parlaması için, Paris'teyken her gün yüz yüze olduğu, gençliğin o ateşli arzusunun yansısına ihtiyacı vardı. Delikanlının arkasından uzun uzun baktı; bir oyuncak olabilirdi o, sert tahtadandı elbette, hantal ve basitti, ama yine de oyalanabileceği bir oyuncaktı."
"Burada insan uyanınca, sanki günü kıyıdaki bir kayalığa fırlatılıyor, saatlerin sahilinde dimdik, kıpırtısız ve boş boş oturuluyordu. Canı kalkmak istemiyordu. Bir gün önceki eğlenceler çekiciliğini yitirmiş oluyordu, uçarı merakı hemencecik tatmin olan türdendi. Oda boştu, havasız gibiydi, kendisini hiç kimsenin istemediği bu yalnızlık içinde o da kendisini bomboş hissediyordu, boş, yararsız, tükenmiş ve yıpranmış; neden burada olduğunu ve neden buraya geldiğini anımsaması için biraz zaman geçmesi gerekiyordu. Günden ne bekliyordu ki titrek, ağır adımlarıyla sessizliği durmadan kat eden saatine böyle huzursuzluk içinde bakıyordu?"
"Kaba ve basitti, ama olsun, canlı ve hayat doluydu, çevresindeki her şey gibi ölü değildi. Ateşti o, Bayan de Prie de üşüyordu. Okşayışlara, kucaklamalara alışkın olan bedeni burada açık çekiyordu; bakışlarının ışıl ışıl parlaması için, Paris'teyken her gün yüz yüze olduğu, gençliğin o ateşli arzusunun yansısına ihtiyacı vardı. Delikanlının arkasından uzun uzun baktı; bir oyuncak olabilirdi o, sert tahtadandı elbette, hantal ve basitti, ama yine de oyalanabileceği bir oyuncaktı."
"Kadın gülümsedi, kederle gülümsedi; yine o eski aldanmacaydı bu, sevildiğini hayal ediyordu, ama kimi zaman mevki için yapıyorlardı bunu, kimi zaman kendini beğenmişlikten, kimi zaman da meslekte yükselmeyi arzuladıklarından. Yine de buna kapılıp kendini unutmak çok güzeldi. Hem burada kendisinden başka kandıracağı kimse yoktu ki.
Üç gün sonra çocuk onun aşığı olmuştu bile."
"Sayıca pek az olmayan, tümüyle başkalarından beslenen kadınlardandı. Kendisine hayranlığını gösteren birini görünce güzelleşiveriyordu, akıllı insanların yanında o da zeki oluyordu, pohpohlandığında tepeden bakıyordu, sevildiği zaman aşık oluyordu."
"İran'dan ve öteki İslam ülkelerinden Paris'e elçiler geleli beri, Doğu modası başlamıştı, Doğu'nun kitaplarına benzer kitaplar yazılıyor, masallarla destanlar anlatılıyor, Arap giysileri giyiliyor ve süslü püslü konuşma tarzına öykünülüyordu."
"Ülkesinde onu unuttuklarını, orada bir yabancı olduğunu bilir, denizde bir midye olduğunu ve herkesin kendisini ezip geçtiğini bilir."
"Siz tropiklerde yaşamadınız... Onun gibi sarı ırktan bir veletin beyaz bir beyaz bir beyefendinin bisikletini tutup ona orada kalmasını söylemesinin ne demek olduğunu bilmezsiniz."
"-Amok mu?.. Galiba hatırlıyorum. Malezyalılarda görülen bir tür sarhoşluk.
-Sarhoşluktan öte bu... çılgınlık, insanın öfkeden gözünün dönmesi... insanın korkunç, delice bir saplantıya kapılması, öyle ki hiçbir biçimde alkol zehirlenmesiyle kıyaslanamaz."
"Şöyle oluyor: Bir Malezyalı, herhangi bir sıradan, kendi halinde adam içkisini içiyor. Ruhsuz, ilgisiz, donuk bir biçimde oturuyor oracıkta... tıpkı benim odamda oturduğum gibi.. sonra ansızın ayağa fırlıyor, hançerini kapıyor, sokağa fırlıyor... dosdoğru koşuyor, dosdoğru... nereye gittiğini bilmeden... Yoluna ne çıkarsa, insan olsun hayvan olsun, hançerini saplıyor, akan kan onu daha da çıldırtıyor... Ağzı köpürüyor, kudurmuş gibi oluyor... ama koşuyor, koşuyor, koşuyor, ne sağa bakıyor ne sola, acı acı haykırarak, elinde kanlı hançeriyle, korkunç koşusunu sürdürüyor."
"Ben... bir yabancı olan ben... tam iki gündür o saati korkuyla bekliyordum, bir yabancı olan ben o kadının korkularını, dehşetini, alabildiğine coşmuş duygularla yaşıyordum... o ise kalkmış baloya gidiyor, durmadan gülümsüyordu."
"İran'dan ve öteki İslam ülkelerinden Paris'e elçiler geleli beri, Doğu modası başlamıştı, Doğu'nun kitaplarına benzer kitaplar yazılıyor, masallarla destanlar anlatılıyor, Arap giysileri giyiliyor ve süslü püslü konuşma tarzına öykünülüyordu."
"Ülkesinde onu unuttuklarını, orada bir yabancı olduğunu bilir, denizde bir midye olduğunu ve herkesin kendisini ezip geçtiğini bilir."
"Siz tropiklerde yaşamadınız... Onun gibi sarı ırktan bir veletin beyaz bir beyaz bir beyefendinin bisikletini tutup ona orada kalmasını söylemesinin ne demek olduğunu bilmezsiniz."
"-Amok mu?.. Galiba hatırlıyorum. Malezyalılarda görülen bir tür sarhoşluk.
-Sarhoşluktan öte bu... çılgınlık, insanın öfkeden gözünün dönmesi... insanın korkunç, delice bir saplantıya kapılması, öyle ki hiçbir biçimde alkol zehirlenmesiyle kıyaslanamaz."
"Şöyle oluyor: Bir Malezyalı, herhangi bir sıradan, kendi halinde adam içkisini içiyor. Ruhsuz, ilgisiz, donuk bir biçimde oturuyor oracıkta... tıpkı benim odamda oturduğum gibi.. sonra ansızın ayağa fırlıyor, hançerini kapıyor, sokağa fırlıyor... dosdoğru koşuyor, dosdoğru... nereye gittiğini bilmeden... Yoluna ne çıkarsa, insan olsun hayvan olsun, hançerini saplıyor, akan kan onu daha da çıldırtıyor... Ağzı köpürüyor, kudurmuş gibi oluyor... ama koşuyor, koşuyor, koşuyor, ne sağa bakıyor ne sola, acı acı haykırarak, elinde kanlı hançeriyle, korkunç koşusunu sürdürüyor."
"Ben... bir yabancı olan ben... tam iki gündür o saati korkuyla bekliyordum, bir yabancı olan ben o kadının korkularını, dehşetini, alabildiğine coşmuş duygularla yaşıyordum... o ise kalkmış baloya gidiyor, durmadan gülümsüyordu."
10 Mayıs 2011 Salı
Tozkoparan- Thorvald Steen
"Bir Selahaddin Eyyubi Romanı"
Çok övülüp de çok kötü olan kitaplardan biri. Sırf meraktan okuyorum bunları sonra üzülüyorum. Aslında orta yaş bunalımına giren ve şiir/yazı konusunda da kötü olan bir adam, bu durumu biraz yanlış değerlendiriyor. Çok iyi yazarmış da birden tıkanmış gibi uzaklara gidiyor. İlham peşindeyim diye yalan söylediği eşini çocuğunu unutup bir kadınla Şam'a gidiyor. Tabii büyülü bir dünya ile karşılaşıyor her Batılı turist gibi. Sonra güya kendi hikayesi ile Selahaddin Eyyubi'nin hikayesini içe içe anlatıyor.
"Genç adam sonradan efsanevi Selahaddin olarak tanınacaktı. Arap ülkelerindeki bütün Müslümanları bir araya toplayacak, dünya tarihinde kilise liderleri ve piskoposların kendisinden saygı ile söz ettikleri tek sultan olacaktı. Şimdi kollarının altından tutulup kaldırılırken kendi yazgısını düşünüyordu: bütün çaresizliğiyle ne kadar sefil bir insandı. Sık sık böyle düşünmüş olmalıydı."
"Ne olursa olsun, Kahire'deki Fatimi Hanedanı'na açılacak savaşa katılmayacaktı. Bunu yapamazdı. Şam'daki herkesin tek konuştuğu şey Müslüman kardeşlerini nasıl öldürecekleriyken onun Kuran'ı bu kadar çok incelemesinin ne anlamı vardı? Kahire'de de Şam'da da insanlar ellerini Kuran'ın üzerine koyup Allah'a yemin ediyor ve inançlı olduklarını söylüyorlardı. Belki de Şiiler haklıydı. İslam'ın yöneticiliği Muhammed'in soyundan gelenlere bırakılmalıydı, diye düşündü Selahaddin. Muhammed'in bir oğlunun olmaması ne kadar kötüydü. Şiiler Muhammed'in kendisinin ölümünden sonra yerine geçmeleri için yeğenini ve damadını seçtiğini söylüyorlardı. Sünniler nasıl oluyor da bunun doğru olduğundan emin olamıyorlardı? Peki, insanlar bu konuda anlaşmasalar bile neden barış içinde yaşayamıyorlardı?"
"Selahaddin başını kaldırıp ona baktı. Yaşlanmanın en üzücü yanı yaşıtlarının da yaşlanıyor olması, diye düşündü."
"Hristiyanlar bizim onlara ne kadar iyi davrandığımızı her yerde hatırlayacaklar. Şimdi olmasa bile gelecekte böyle olacak."
"İyi bir şiir her bir sinirin, organın, kasın, ve düşüncenin bir parçası olduğu gerçekten güzel bir sevişme sanatından çok farklı bir şey değildir. Allah'ın bize bağışladığı armağanlara ancak böyle teşekkür edilebilir."
Çok övülüp de çok kötü olan kitaplardan biri. Sırf meraktan okuyorum bunları sonra üzülüyorum. Aslında orta yaş bunalımına giren ve şiir/yazı konusunda da kötü olan bir adam, bu durumu biraz yanlış değerlendiriyor. Çok iyi yazarmış da birden tıkanmış gibi uzaklara gidiyor. İlham peşindeyim diye yalan söylediği eşini çocuğunu unutup bir kadınla Şam'a gidiyor. Tabii büyülü bir dünya ile karşılaşıyor her Batılı turist gibi. Sonra güya kendi hikayesi ile Selahaddin Eyyubi'nin hikayesini içe içe anlatıyor.
"Genç adam sonradan efsanevi Selahaddin olarak tanınacaktı. Arap ülkelerindeki bütün Müslümanları bir araya toplayacak, dünya tarihinde kilise liderleri ve piskoposların kendisinden saygı ile söz ettikleri tek sultan olacaktı. Şimdi kollarının altından tutulup kaldırılırken kendi yazgısını düşünüyordu: bütün çaresizliğiyle ne kadar sefil bir insandı. Sık sık böyle düşünmüş olmalıydı."
"Ne olursa olsun, Kahire'deki Fatimi Hanedanı'na açılacak savaşa katılmayacaktı. Bunu yapamazdı. Şam'daki herkesin tek konuştuğu şey Müslüman kardeşlerini nasıl öldürecekleriyken onun Kuran'ı bu kadar çok incelemesinin ne anlamı vardı? Kahire'de de Şam'da da insanlar ellerini Kuran'ın üzerine koyup Allah'a yemin ediyor ve inançlı olduklarını söylüyorlardı. Belki de Şiiler haklıydı. İslam'ın yöneticiliği Muhammed'in soyundan gelenlere bırakılmalıydı, diye düşündü Selahaddin. Muhammed'in bir oğlunun olmaması ne kadar kötüydü. Şiiler Muhammed'in kendisinin ölümünden sonra yerine geçmeleri için yeğenini ve damadını seçtiğini söylüyorlardı. Sünniler nasıl oluyor da bunun doğru olduğundan emin olamıyorlardı? Peki, insanlar bu konuda anlaşmasalar bile neden barış içinde yaşayamıyorlardı?"
"Selahaddin başını kaldırıp ona baktı. Yaşlanmanın en üzücü yanı yaşıtlarının da yaşlanıyor olması, diye düşündü."
"Hristiyanlar bizim onlara ne kadar iyi davrandığımızı her yerde hatırlayacaklar. Şimdi olmasa bile gelecekte böyle olacak."
"İyi bir şiir her bir sinirin, organın, kasın, ve düşüncenin bir parçası olduğu gerçekten güzel bir sevişme sanatından çok farklı bir şey değildir. Allah'ın bize bağışladığı armağanlara ancak böyle teşekkür edilebilir."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

