29 Nisan 2012 Pazar

Huzur Defteri-Fatih Çıtlak

Karagümrük Cerrahi Âsitanesi'ni ziyaret etmeye karar verdim bu kitabı okuduktan sonra. Ziyareti başka zamana ertelesem de taslaklardan ilk bu çıkmalı diye düşündüm. Fatih Çıtlak, Safer Dal'ın sohbetlerinde tuttuğu notları kitap haline getirmiş. Büyük bir kısmı anılardan, aktarılanlardan oluşuyor, fakat yine de edebî eser gözüyle değerlendirmemek lâzım diye düşünüyorum.
Kitaptan çok fazla alıntı yapmaya gerek duymadım. Böyle şeylerle ilgileniyorsanız okuyun bence.

"Hazret-i Âdem'den günümüzee gelinceye kadar inşâallah ve kıyamet gününe kadar yüzlerce velî, şeyh, pîr ve mürşid gelmiştir ve gelecektir. Muhakkak ki kendi aralarında fazilet olarak birbirlerine üstünlükleri vardır. Lâkin tâlip olana bu meslek yani sırat-ı müstakim üzere tevhid-i tedrisatı aynı şekilde devam etmektedir ve edecektir. Bazı bu sahayı bilmeyen kişilerin çocuk gibi kavga etmeleri "Senin yolun benimkinden küçüktür, benim şeyhim seninkinden büyüktür." gibi laf etmeleri aslında kendi şeyhlerinden feyiz alamadıklarının ve yolun hakkını vermeme gafletinin bir emaresidir. Kendi nakıslıklarını, mensup olduklarını zannettikleri yolun övülmesiyle bertaraf edeceklerini zannederler ve yol büyüklerinin asla istemedikleri bir ruh haline bürünürler. Fahreddin Efendi Hazretlerinin buyurduğu gibi şaşı olmamak lazımdır. Hak yoluna hak ve hakikatle davet eden herkes başımızın tacı kabul edilmelidir. Lâkin insanların farklı farklı mizaçları vardır. Bu farklı mizaçlar kendilerine uygun meşreplerden feyz alırlar. Tasavvuf mektepleri olan tariklerin çok olması insan mizaçlarının da çok olmasındandır."

"Malum, makam-ı kutbiyyeti ikiye ayırırlar: kutb-ı irşad ve kutb-ı medar. Kutb-ı irşad; manevi meseleler üzerinde âlemin kutbu olan zâta denir. Kutb-ı medar ise kevni hadiseler üzerine makam-ı kutbiyyette olan zattır. Bu iki kutbun tâbi olduğu imama ise gavs denir. Üçler diye bilinen bu zatlara yardımcı olarak yediler, kırklar ilave olur ki bu zâtlar manevi hükümetin mutasarrıfları addedilir. İki kutbiyyet makamını yani kutb-ı irşad ve kutb-ı medar makamlarını tek başına bir zât ikame ederse ona da gavs-ı azam derler."

28 Şubat 2012 Salı

Eve Düşen Yıldırım- Nahid Sırrı Örik

Bu kadar ara verdikten sonra manidar bir zamanlama ile karşınızdayım. Bir e-posta ile düştüğüm gaflet çukurundan çıktım. Buradaki taslaklar, bilgisayarımda yazılmış alıntılar, notlar, hep benim okula döneceğime dair planlara göre hazırlanmıştı. Bu kez kararlıydım, çalışkan bir öğrenci olacaktım, ama düzenli olarak okumaya ve kitaplardan bahsetmeye devam edecektim. Bu beni mutlu edeceği için yapacaktım. Okula dönemeyince bütün bunlara gerek olmadığını düşündüm sanırım. Mutlu olmaya, planladığım diğer şeyleri yapmaya, taslaklarıma göz atmaya.
O sırada çok yoğun işler imdadıma yetişti. Yaptığım iş sebebiyle yoğunlukla gelen duygusallık iş dışında da vaktimi almaya başladı. Kitaplara başlıyor, bırakıyordum. Elimde  yarısını, çeyreğini okuduğum bir sürü kitap vardı. Bir e-posta ile bunlardan sıyrıldım, ama teknik imkansızlıklar sebebiyle ancak yazabiliyorum.

Manidar bir zamanlama olması da bahsedeceğim kitapla ilgili. Nahid Sırrı Örik'le bir buçuk yıl önce tanıştım. Bir arkadaşımın kitaplığında ne kadar kitabı varsa topladım. Kıskanmak'ı bulamamıştı, onu hâlâ okumadım. Bunca zaman Nahid Sırrı'yı çok etkilensem de kendime saklayışımın sebebi bütün kitaplarını bitirip bir Nahid Sırrı haritası çıkarma isteğimdi. Onunla ilgili yazdıklarımı bir yerlere gönderme planları bile yapıyordum. Herkese Nahid Sırrı Örik'ten bahsetmeliydim. Olmadı. Sanırım artık hiçbir şeyi çok istemiyorum. İstesem de yapamayacağımı düşünüyorum. O zaman herhangi bir kitabıyla başlayayım diye düşünürken televizyonda başlayacak bir dizinin reklamına denk geldim. Evet, bunu da dizi yapıyorlar. Küçük Hanımefendi ile ilgili yazıdan sonra insanların senaryodan parçaları gelip aramaları üzerine bununla ilgili bir yazı iyi olur diye düşündüm. Ne kadar kötü yapacaklar görelim.

Sonunu merak edip gelenler olacak. Ondan bahsetmemek en iyisi sanırım. Şimdilik ne kadar sevdiğimi söyleyeyeyim, yeter. Son alıntı, Eve Düşen Yıldırım ile birlikte kitaplaşan masal/hikayeden. Kitapla ve Nahid Sırrı Örik ile ilgili buradan sonra yazılanlar Kayahan Özgül'e ait. Devam etmek zorun kalayım diye yazıyı şimdi gönderiyorum, eklemeler sonra gelecek. Nahid Sırrı Örik ile ilgili benim yazacaklarım ise daha sonraki yazılarda bu blogda olacak.


Eve DüşenYıldırım, okduğu hikayede girift ve heyecanlı olaylar arayan okuyucu için hiç çekici değildir. Nahid Sırrı’nın o kendine has incelikler taşıyan anlatımıyle çizdiği figürler ve özel dikkat gerektiren teferruatlarla bezeli, ağır gelişen olay örgüsü de devrin genel okur tipine sıcak gelmez.

Nahid Sırrı’nın bahtsız bir yazar oluşundan bunca söz edilişi tesadüf değil. Bu bahtsızlığın büyük bir kısmı da eser neşrinde daha doğru neşredemeyişinde görülür. Nahid Sırrı’nın adı ilan edilip basılamayan eserlerinin sayısı bile on beşi bulur.

İmaların, mimiklerin, söylenmeyenlerin söylediklerinden, teferruattan hoşlananlara Nahid Sırrı’nın eserlerinin vereceği çok şeyler var.

Gerçi Namık çapkın bir adam değildi, ciddi ve vicdanlı bir erkekti. Fakat her gün göreceği çok güzel bir kızın cazibesi karşısında metanetini muhafaza etse bile, kızı için için sevmeyeceği, hiç olmazsa ikisi arasında bir mukayese yapa yapa karısından soğumayacağı ne malumdu? Sonra da, ilk önce galiba on yedisinde babasının evinden kaçan, hayatı her türlü serserilikle geçen ve ahir ömründe hastane köşelerinde can vermeye hazırlanan bu Hüsnü Efendi kimbilir nerede, ne çeşit bir kadınla evlenmiş, kızını nasıl terbiye etmiş, kimbilir hangi muhitlerde büyütüp yetiştirmişti? Bu genç kız babasının iddia ettiği kadar güzel olmasa bile, kimbilir kaç çeşit bir şeydi?

Gittikçe suyu çekilen dere kendilerine bir mırıltı bile göndermiyor, ağaçlarda yaprak kımıldamıyordu. Önlerinden geçen yol da bomboştu. Eşeğine binmiş Ankara’ya giden veya Ankara’dan dönen tek köylü geçmiyordu. Mutlak sessizliği ihlal eden yegâne şey, yaz şarkısını terennüm eden böceklerin vızıltıları idi.

Kim bilir, belki bu seslerde teselliye muhtaç bir şey de mevcuttu. Çünkü insan kalbinde çok gizli, çok kirli, çok korkunç köşeler bulunur.

Sokaktan dalgın geçerken ses duyup duran ve artık bir türlü uzaklaşamayan güzel delikanlı Hindistan diyarındaki tüccarlardan en zenginlerinden birinin biricik oğlu idi. Bu tüccar, efsanevi zenginliğiyle meşhur-ı âlemdi ve gerek kendisi gerek zevcesi, evlatlarının mürüvvetini senelerden beri görmek isteyerek, ona sayısız cariyeler hediye etmişlerdi. Bu cariyelerin hepsi birbirinden güzeldiler ve içlerinde koyu karanfil dudaklı, gece gözlü Hint kızları, zambak tenli ve altın saçlı Gürcü kızları, çok iti menekşe gözlü ve kendilerini sun’i bir mahlûk zannettirecek kadar ince belli Çerkes kızları vardı. Lakin her nedense genç adam içlerinden hiçbirini beğenmemişti ve babası nesli inkıraz bulursa servetinin kimlere kalacağı düşüncesiyle her gün onu tazyıka başlamıştı. İşte bunun üzerine, delikanlı ancak gönlünün seveceğiyle izdivaç edebileceğini kat’i bir lisanla söylemiş, gönlünün seveceğine tesadüf etmek için de tebdil-i kıyafetle ve lalasıyla beraber dünyayı dolaşmağa çıkmıştı. İran’la Irak’tan hemen hiçbir yerde durmadan geçti. Zaten babası Türk’tü ve Hindistan’a Anadolu’dan hicret etmiş ve aslını hiç unutmayarak oğlunu Türk terbiyesiyle büyütmüştü. İsmi Oğuz olan delikanlının gözleri Hint gençleri gibi siyah ve sıcak, lakin teni Hindistan’ın bilmediği kadar beyaz ve berraktı.


29 Ağustos 2011 Pazartesi

Bir Dünyadan Bir Dünyaya- Samiha Ayverdi


Samiha Ayverdi hakkında çok yorulmadan bir şeyler okumak isterseniz buraya ya da buraya bakabilirsiniz. Biraz daha merak ederseniz bu kitabı okuyabilirsiniz. Göreceğiniz sadece Samiha Ayverdi'nin yaşantısı olmayacak bu kitapta. 1905 ile 1974 yılları arasında bu topraklarda yaşananlara dair farklı bir bakış açısı da görmüş olacaksınız. Ve daha sonra merak edebilecekleriniz için de buraya bakabilirsiniz. 

“Şöyle ki, âile çevresinde ve eş dost arasında, âdetâ garâbete misal olarak, bir buçuk yaşından sonra gündüzleri uyutulamayan bir çocuk olduğumu çok dinledim ve mevzû, ancak seneler sonra eskiyebildi; hayli de zor unutuldu.
Gerçekten de, bütün gayretlere rağmen uyutulamıyordum. Ama ağlamıyor, sâdece dinliyor ve düşünüyordum.”

“Âdetâ ilâhî bir zevkle dinlediğim ninni: “Kov bostancı danayı, yemesin lahanayı...” derken, bostancının danayı çitten mi yoksa kapıdan mı kovaladığını düşünüyordum.”

“Anamın ak sütünden sonra, turunç kokusu sinmiş kekre bir suyu emmek aman ne kötü ne iç bulandırıcı bir tenezzüldü. Hemen elimden şişeyi atarak başımı sandıktan çıkardım. Bu son tecrübe ile artık vaziyetimi idare etmenin ve irademin üstüneki bir iradenin mağlubu olmayı kabul etmenin çaresizliğine inanmış bulunuyodum.”

“Şu hâlde Mehmetçiği Mehmetçik yapan, onu tepeden tırnağa sarıp hükmü altına alan bir “ilâ-i kelimetullah” aşkı idi. Zâten Şark Türklüğünün Garb'a akışındaki gerçek gaye bundan başka ne idi? Türk'ün ebedî “Kızıl Elma”sı, ilâ-i kelimetullah aşkı.
Ya sönerse, ya bütün bir milletin bütün bu müşterek gayesini söndürürlerse ne olacaktı? İnkıraz etmiş yıldızlar gibi bir müddet parlamakta devam etsek de, sonunda tarih göklerinde kararıp sönecektik.
Ama hayır.. İçim bunu reddediyor, işin oralara kadar gitmeyeceğini, gene “kelimetullah”ın elimizden tutup bize yol göstereceğini haber veriyordu.”

“Bizimle bir çocuk gibi oynayan dayımın neş'eli yüzü, geniş tebessümünün açıkta bıraktığı o bembeyaz müstesna dişleri, âhenkli sesinden fışkıran neş'e, adeta tadı damaklarında kalmış çocukluğunun, bir an için dahi olsa, uyanıp geri gelmesinden başka ne olabilirdi?”

“Başsız ayaksız olarak birlik katından dünyaya, bu zuhur, bu yaratılış zeminine gelinceye kadar geçtiğimiz menzillere ve haşır neşir olduğumuz alemlere yol bulmak, suret ve kesret sınırlarının katında karar kılmak; işte yaratılışında da, ilmin de, amelin de gayesi ve insanlığın yüz akı yüce saadeti bundan ibaretti.”

“Aradan yıllar ve yıllar geçip de tarihin uyarıcı mızrağı hadisenin kabuğunu delip, iç yüzünü gösterdiği zaman, Müslüman Türklüğü alem haritası üstünden silmek kararını vermiş bulunan Avrupa'nın bir oyununu daha meydana çıkardı.”

“Medreseye ise, içine taassup bakterileri girip, hasta düşrek kemikleşinceye kadar, dünyaya parmak ısırtan bir ilim ve irfan ocağı demek caizdi.”

“Evet düşmanlarımızın hepsi kendi çıkarlarını biliyorlardı. Ama Türk geçinen ve hele kendilerini vatan kurtarıcısı zanneden İttihatçılar'ın memleket realitelerinden haberleri yoktu.
Yahudi menfaatlerinin kısmen şuurlu, kısmen de gafil birer aleti olan İttihatçılar, gerçekten de zavallı kimselerdi.”

“Haram ile helâli, doğru ile eğriyi, güzel ile çirkini, mektep sıralarına oturmadan öğrenen bir nesil ne kadar bahtiyardır. İşte kütlelerin mukaddes bir zincir hâlinde birbirine emanet ettiği bu terbiyeyi devam ettirmek, Türk ailesinde bir iman borcu idi. Onun için de aile, Türk fikriyat ve ahlakının bir mecellesi olmuştu. Bu yüzden de Müslüman-Türk'ün tarihi düşmanları bu temel değere nişan aldılar, onu vurdular ve devirdiler.”

“Bin yıllık Türk tarihi, beşeriyete huzurlu bir nefes aldırma esasına dayanan İslamî prensiplere sıkı sıkı sarılmış ve bu hazır nizamnameden, hem kendi hem de hakim devlet olarak idaresine almış olduğu kavimleri faydalandırarak prensiplerini amel haline getirmiş, böylece de bahtiyar olmuş, çevresini de bahtiyar eylemiştir.”

“Gerçi patlıcancı, Türkiye Yahudilerinin belki en cahillerinden biri idi. Fakat topraklarımızda yaşayan hemen bütün azınlıklar gibi, bir iman borcu bildikleri Türk düşmanlığını, daha emekleyen bir çocukken şifahî kültürlerinin içinde bulmuş ve gözlerini dünyaya bu anlayışla açmışlardı. Onun için de şuurlu idiler.”

“Ama bugün yalnız Türklerin değil, bütün dünyanın dikkatle üstünde durması gereken tehlike, yeryüzünü baştan başa Yahudileştirmek idealinin peşinde olan siyonizm savaşı, yani Yahudi emperyalizmidir. Binlerce senedir bu hakimiyet idealini besleyip ayakta tutan da, sadakatle bağlı bulundukları ırkçı ve şeriatçı Tevrat anlayışı olmuştur.”

“Türklüğü inkıraza iten ne Şarklılığı ne de Şark'ta doğmuş müslüman imanı idi. Haçlı Garb'ı ise, yüzyıllar boyu kralların ve derebeylerinin birer paryası hâlinde yaşadıkları cehalet ve gafletten kurtaran da hristiyan imanı değildi.”

“Çünkü Garb, vahşi kütleler halinde yaşarken, Şark, ilim irfn ve hikmet meş'aleleri ile dünyayı aydınlatan büyük medeniyet merkezlerine sahipti. Ancak devirler geçip gözlerini uğuşturarak uyanan garb, yarışa geçip Şarkın mirasına konarak, onu geride bırakırken, bu yarışa iştirake yanaşmayan Şark, olduğu yerde kaldı ve durmanın düşmek olduğunu bilemedi.”

*Fotoğraflar Kubbealtı'ndan, kronolojik sıra ile.

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Hancı- Samiha Ayverdi


“Handır bu gönlüm, yâ misafirhane..
Derd konuklar, derman konuklar, hayâl konuklar, melâl konuklar; mümkün konuklar, muhâl konuklar. Hele hasret, hiç çıkmaz ordan.
Handır bu gönlüm, yıkık, dökük..
Fakir konuklar, zengin konuklar, âlim konuklar, câhil konuklar; gelen konuklar, geçen konuklar. Hele bir hancı vardır, hiç çıkmaz ordan, çıkmaz ordan..”

“Kimsin? diye sordular.
Bu dünyâda işi bitenim! dedim.
Öyle de neden sefere çıkmazsın? dediler.
İşi bitmemiş olanlara yoldaşlık etmem muraddır, dedim.”

“Ben geceyim, gün isterim. Ben ateşim, kül isterim. Ben şiirim vezn isterim.
Ben derdliyim, şifamı ver. Parça değil tam isterim. Tükenmişim, çâremi bul. Bütünlenmiş can isterim.
Dağılmışım, topla beni. Pâre pâre kılma beni... Gövdem başım nerde bilmem... Merkez mihver baş isterim.
Ecel yakın, destur gerek... Destur deyip yol isterim.”

“Dümenim sensin. Ne tarafa döndürürsen oraya giderim.
Kâh emîr olur, buyruk dinlemem. Kâh esîr olur, gülmem söylemem...
Ölüm nedir derlerse, onu da söylemem, hiç mi hiç söylemem... Sensizliktir, demem.”


31 Temmuz 2011 Pazar

Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar Seymour, Bir Giriş- J. D. Salinger

Birden Temmuz'un son dakikalarında olduğumuzu fark ettim ve blog boş kalmasın diye elimdekilerden birini göndereyim dedim. Şimdiye kadar yazamamış olmakla ilgili nasıl haklı sebeplerim varsa, elimde olanlar konusunda cimrilik yapıp size göstermemek konusunda da haklı sebeplerim var.
Yakında okula döneceğim ve muhtemelen çok kitap okuyamayacağım. Kindle'dakilerden azar azar artık. Şimdiden hazırlık yapıp dolduruyorum taslaklarımı. Böylece blogu kitapsız, sizi alıntısız bırakmayacağım.

Daha önce okuduğum iki Salinger kitabı hakkında çeviri sebebiyle olumlu düşüncelerim pek yoktu. Coşkun Yerli çevirisini Ömer Madra'nınkinden daha iyi bulmuşum. Bu kez de kitabın ilk yarısını çeviren Coşkun Yerli'yi ikinci yarısını berbat bir şekilde çeviren Sevin Okyay'dan daha iyi buldum. Çok daha iyi. "Ama Selin Okyay..." diye başlayan çeşitli eleştiriler gelebilir bu konuda. Gelsin. Bu, kitabın ikinci yarısını okurken bırakmamak için nasıl da zorlandığım gerçeğini değiştirmiyor. O uzun ve karışık cümlelerin, "mükemmelen zeki", "adilce miktarda dişe dokunur" gibi ifadelerin verdiği rahatsızlıkta da hiçbir değişiklik olmuyor çevirenin adını hatırlayınca.

Seymour'un -denebilir ki- düğününü anlatan ilk kısmı çok sevdim. İkinci kısım beni böyle üzmeseydi de ne güzel kitap diye anlatsaydım size.

"Yalnızca yirmi üç yaşında olsam yine iyi, yirmi üç yaşında bir geri zekalı olduğum gizlenecek gibi değildi."

"Bakışında apaçık yıldırıcı bir şey vardı. Tek kadından oluşan bir isyan kalabalığıydı bu; örgü çantasından ve giyotinin görkemli manzarasından uzak kalmıştı yalnızca, zamanın ve rastlantıların oyunuyla."

"Birkaç dakikadan beri bakmadığım ufacık ihtiyara bir göz attım. Gecikmeden hiç etkilenmemişti. Arabaların -hareket halindeki arabaların, duran arabaların, hatta belki de köprülerden aşağı nehirlere uçan arabaların- arka koltuklarında oturma ilkelerini hiç değiştirmiyordu. Bu ne harika bir yalınlıktı. Dimdik oturuyorsunuz, şapkanızın tepesiyle tavan arasındaki aralığı on- on beş santimde tutuyorsunuz ve haşin gözlerle bakıyorsunuz ön camdan ileriye. Eğer Ölüm -ki hep orada, belki de kaputun üstünde oturan Ölüm- ön camdan umulmadık bir anda içeri süzülüp de hadi dese, kalkıyorsunuz, haşin ama sessizce, onun peşinden gidiyorsunuz. Olsa olsa, puronuzu alabilirsiniz yanınıza tabii halis Havana ise."

"Buraya bak, dedi bana, bir öğretmen olarak hem gerizekalı hem de pis pis burnu akan bir çocukla konuşuyordu sanki. "İnsanları ne kadar tanıyorsun bilemiyorum. Ama aklı başında hangi adam düğününün arifesinde nişanlısını bütün gece gevezelik etmek için esir alır, ha? Yok, evlenmek için gereğinden fazla mutluymuş da, yok, kız düğünü geciktirsinmiş de, o da kendini daha dingin hissetsinmiş, yoksa düğüne gelemezmiş de! Sonra, kızcağız, bir çocuğa anlatır gibi, artık her şeyin ayarlandığını, aylar önce planlandığını, babasının büyük masraflara ve dertlere girerek resepsiyonu ve bütün ıvır zıvırı hazırlattığını, hısım akrabanın, aile dostlarının ülkenin her yanından New York'a geldiğini bir bir anlatıyor;  sonra Muriel bütün bunları anlattıktan sonra, kıza kendisini affetmesini, ama kendisini daha az mutlu ya da ne çılgınlıksa işte öyle hissetmedikçe evlenemeyeceğini söylüyor. Bir kafanı kullan, kusura bakmazsan artık! Bu adam normal mi yani? Aklı başında birine benziyor mu?" Sesi artık iyice tizleşmişti."

"Siyah rugan çantasını koltuğunun altına sıkıştırmıştı. Çantayı en sevdiği oyuncak bebeğiymiş gibi tutuyordu. Kendisi de, bir denemek için aşırı rujlanıp pudralanmış, evden kaçmış ve çok mutsuz bir kız çocuğuydu sanki."

"Filmde çocuklar annelerine kedi yavrusunu göstermeye getirdiklerinde, M. bana baktı. Kedi yavrusunu sevmişti ve benim de sevmemi istiyordu. Karanlıkta bile, onun sevdiği şeyleri ben de otomatik olarak sevmediğimde hissettiği o olağan yabancılaşmayı duyumsuyorum. Daha sonra, istasyonda birer içki içerken, bana kedi yavrusunun ne hoş olduğunu düşünmemiş miyim diye sordu. Artık şirin sözcüğünü hiç kullanmıyor. Onu ne zaman korkutup hep kullandığı sözcükleri ağzına almasını engelledim acaba? Ukalalık ettim, R.H. Blyth'ın duygusallık tanımını açıkladım ona: Bir şey için Tanrı'nın şefkatinden daha fazlasını duyuyorsak, duygusalız demektir. Dedim ki (söylev çeker gibi): Tanrı tabii kendi yavrularunı sever, ama mümkünü yok ki pençelerinde Technicolor patiklerle gezenleri sevsin. O, yaratıcı yeteneği senaryo yazarlarına bırakmıştır. M, düşündü, ikna olmuş gibiydi, ama bu bilgiden yine de hoşlanmamıştı. Oturmuş içkisini karıştırıyor, benden uzaklaşıyordu. Bana duyduğu sevginin bir gelip bir gitmesine, görünüp yitmesine çok üzülüyor."

"Tanrım yardım et bana! Benim bir tanem evlilik kurumunun kendisini seviyor ölümsüz ve değişmesi olanaksız bir sevgiyle. Sürekli evcilik oynama dürtüsü çok kuvvetli. Evlilik amaçları öyle saçma ve dokunaklı ki. Güneşte yanıp teni çok koyulaşsın istiyor, çok lüks bir otelin resepsiyon memuruna gidip kocası mektupları almış mı diye soracakmış. Perdeler için alışverişe çıkmak istiyor. Hamile elbiseleri için alışverişe çıkmak istiyor. Annesinin evinden ayrılmak istiyor, annesi bunu bilse de bilmese de ve annesine olan tüm sevgisine rağmen. Çocukları olsun istiyor, yüzleri bana değil, ona benzeyen güzel çocuklar. Öyle sanıyorum ki her yıl Noel ağacının süslerini yeniden kutusundan çıkarmayı bile düşlüyor, kendisininkileri ama annesininkileri değil."

"Bütün gün bir Vedanta derlemesini okudum. Evlilikte eşler birbirlerine hizmet eder. Birbirlerini yüceltir, birbirlerine yardım eder, birbirlerine öğretir, birbirlerini güçlendirirler, ama her şeyden önce birbirlerine hizmet ederler. Çocuklarını onurlu, sevecen ve üstlerine düşmeden yetiştirirler. Çocuk, evde bir konuktur, sevilecek ve saygı görecektir; ama sahiplenilmeyecektir, Tanrı'ya aittir çünkü. Ne harika, ne aklı başında, ne güzel, ne zor ve bu yüzden ne doğru."

"Halk huzurunda itirafta bulunan birinde her seferinde kulak verilecek şey, neleri itiraf etmediğidir. Hayatının belli bir döneminde (çoğu kez, söylemesi acıdır ama başarılı bir döneminde) bir adam, birden üniversitedeki bitirme sınavlarında kopya çektiğini itiraf etme gücüne sahip olabilir, yirmi iki ve yirmi dört yaşları arasında cinsel yönden iktidarsız olduğunu da söylemeyi seçebilir am abu yiğitçe itiraflar onun vaktiyle evde beslediği hamstere kızıp ayağıyla kafasına basıp basmadığını öğreneceğimizi garanti etmez.

15 Haziran 2011 Çarşamba

Bizim Büyük Çaresizliğimiz- Barış Bıçakçı

Tatar Çölü'nün canımı yaktığını söylemiştim. Öyle ise buna ne demeliyim, bilmiyorum.
Bir süre filmini seyretmek istemeyecek kadar, ama kitabı birkaç kez daha okuyacak kadar çok sevdim. Hele şimdi, aklımda hep ayrılıklar, ölümler varken kitabı okuyalı çok az zaman olmasına rağmen tekrar okuyacağım.

"Her şeyin geçip gittiğine, yaşadıklarımızın geçmişte kaldığına kim inandırabilir bizi? Anılarımızı avuç dolusu su gibi her sabah yüzümüze çarpmanın işe yaramayacağına kim inandırabilir?"

Ben hâlâ bilmiyorum Çetin, bir ölüm haberi nasıl verilir? Neyi gözetmeli insan? Haberi alacak kişinin daha az sarsılmasını mı? Olabildiğince geç öğrenmesini mi? Geçen sürece ölenler dirilmeyeceğine göre! Ölümü korkunç bir şey olmaktan çıkarmaya, anlaşılır, kabul edilebilir bir şey olarak göstermeye mi çalışmalı?"

"Neden bir de rüya görürüz? Her şey olup bittikten sonra neden bir de rüya görürüz? Karmaşanın, keşmekeşin, hayatın yorucu zenginliğinin içinde eksik kalan nedir ki, uykunun kuytusunda ille de tanımlanması gerekir? Rüyamızda, birbiriyle ilgisiz gibi görünen ayrıntıları bilincimiz önden gürültülü bir lokomotif gibi çekip bir yere, örneğin bir anlama mı götürür? Yoksa o ayrıntılar bilincimizin balonuna batan iğneler midir?"

"Acıdan besleniyordu sanki. Çünkü ne yaptıysa ondan kurtulamıyordu, iyice geçiriyordu tırnaklarını. (Kim tırnaklarını kime geçiriyor? Boşuna uğraşma Çetin, bu sorunun yanıtı yok.) Başına gelen şeyleri o kadar sessiz sakin karşılaması tuhaftı zaten. Demek içinden olan oluyordu. Onun kapının önündeki o haline bakıp, başkalarının acısını kendi acısına dönüştürdüğünü düşünmüştüm. Bütün ölümleri tek bir ölüme dönüştürüyordu, en yakınının en sevdiğinin ölümüne."

Hayat tekrardan ibarettir çünkü. Hayatın gücü tekrarın gücüdür. Günlerin, ayların, mevsimlerin gücü. Tabii bir de şiirin. Şiirlerin tekrar eden dizelerinin gücü. Dinlere ne demeli? Hindu'nun mantrasını tekrar etmesi, Müslüman'ın tespih çekmesi ve senin "Yemek güzel olmuş mu?" diye sorman..."

"Çetin biliyorsun, geçmiş yaşantılarımı rkama alıp bambaşka öpüşmeler isteyebilirdim; oysa vücudumdaki elektriği toprağa aktarmak için çıplak ayakla dolaşmak gibi bir şeydi istediğim. Ona bir şey vermek, ondan bir şey almak istemiştim. Tek ve küçük bir şey. Ah bunu anlatamam! Beni hâlâ nasıl sarsıyor... İsteğin çocuksuluğu, basitliği... Bütün deneyimlerimi birden silivermesi... Galiba tam o zaman anlamıştım Nihal'e aşık olduğumu."

"Yıldızlı bir gecede, gökyüzünün altında kendini acemi ve çaresiz hissedersen, bu, yıldızlara bakarak başka şeyler düşündüğün içindir. Yıldızlara bakarak yalnızca yıldızları düşünmek gerekir. Çetin, ben Sevgi'ye bakarken de Nihal'e bakarken de yalnızca onları düşünemiyordum. Bir sürü kurgu vardı aklımda, bir sürü cümle, gürültü, kalabalık, duygu işlerine karışan aklın sakarlıkları... Anla ne olur!"

"İnsanın en temel meselelerinden birine, "Arzu etme, acı çekersin!" kaypak bilgeliğiyle karşılık verenlere, insanları gömdükleri gibi meseleleri de gömebileceklerini düşünen kazma kürek erbabına öfke duyuyordum. Yürüyordum, kendi kendime büyük sözler söyleyerek kalabalığın içinde yürüyordum. Özgürlüğün kimse tarafından sevilmemeyi göze almak olduğunu söylüyordum. Ne büyük söz!"

"Çetin, askerliğin sırasında yazdığın tek mektubu kendine has bir biçimde şöyle bitiriyordun: "Dostum, her şeyin farkında olduğun için mi yalnız ve mutsuzsun? Seninle anlaşılmaz bir uyumumuz var. İnsanlar böyle durumlar için kan kardeşliği, arkadaşlık, hötöröflük gibi isimler takıyorlar. Ne güzel, ne kadar sana özgü bir bitiriş! Birden parlayan, söyleyeceğini söyleyip sahne arkasına dönen zekân!"

"Baharın nasıl bir şiddet içerdiğini fark ediyor musun sen de Çetin? Bahar beni kendisine karşılık vermeye zorluyor. Her çiçeğine karşılık içimden bir çiçek, ılık esintilerine karşılık ciğerlerimden ılık bir nefes istiyor. Parlaklığına, hafifliğine, coşkusuna karşılık vermem gerekiyor. Bahar sunduğu her şeyi yaşamaya zorlayarak bana şiddet uyguluyor. Hele o öğleden sonraları birden bastıran yağmuru... Abartısız kötü biri yapar insanı. Aşık olduğun ama aşkını itiraf edemediğin kadın (Vardır böyle kadınlar ve saymakla bitmezler!), sokak çocukları için projeler üreten kurumda arkadaşlarıyla birlikte çalışırken birden başlar bahar yağmuru. Önce iri, sakar birkaç damla yerden biraz toz kaldırır, sonra göz gözü görmez. Sevdiğin kadın ve arkadaşları hemen dışarı çıkarlar, kollarını iki yana açıp, başlarını yukarı kaldırıp ıslanırlar. Birbirlerine iyi bir şey yapmanın mutluluğuyla bakarlar, konuşmazlar. Kadın gelir bunu sana anlatır. Sen de o yağmurdan başlayıp o iş arkadaşlarına hatta oradan sokak çocuklarına sıçrayan kıskançlık alevleriyle her tarafı yakıp yıkarsın, iyiliğe karşı içinde keskin bir öfke duyarsın. "İyiliğiniz batsın!" dersin. Böyledir bahar yağmuru, kötü eder adamı."

"Basit şeyler isteyince, basit şeylerden zevk almaya başlayınca anlıyorum ki aşık olmuşum."

"Kalemi eline alıp iki insanı birbirine götüren yolu bulmaya çalışan biri, tek bir çizgi çizmeyi beklerken karalamayı andıran bir resim çizer. İki insanı birbirine götüren sayısız yol vardır."

"Şunu biliyorum: Birine aşık olunca, ömrün boyunca onu aramışsın da sonunda bulmuşsun gibi, geçmişini tekrar kurgularsın. Basit tesadüfler aşkın ilahi gücünün işaretleri olur çıkar."

"Annemi babamı her gördüğümde onlarla daha fazla zaman geçirmeyi istiyorum, ama olmuyor işte Çetin! Bir şeyin, hızlı hareket eden bir şeyin peşine takılmış koştura koştura yaşıyorum."

"Kapının tam karşısındaki duvarda, Atatürk'ün, neredeyse bütün duvarı kaplayan, kahve içerken bir resmi var ya, o resimde kendimce bir huzur, sakinlik bulurdum: Ata'nın huzunda çay, kahve içiyoruz."

"Alaturka veyahut alafranga tuvalette makattan çıkan ilk kazurat parçasının deliğe düşmesiyle sıçrayan su meselesi üzerine bile düşünmüştü, tabii ki Eşref Bey'in başına bu berbat durum sık sık geliyordu."

"Boşanmadı mı, diye sordu, kabul edilebilir olanla edilemez olan arasında yalnızca insanın kendisinin olduğunu, bir adım atmayla her şeyin karışacağını bilmeyen bizim küçük Nihalimiz."

"Seyreden, dinleyen kadınlara bayılırım."

"Çetin, gündelik şeyler dışında Nihal o kadar az konuşuyor, ben onun her odama gelişinde konuşacak o kadar çok şey buluyordum ki, artık konuşmaktan duyduğum sıkıntılar, pişmanlıklar göğsümü ağrıtmaya başlamıştı. O konuşsun istiyordum. Ölümlerle açılan uçurumdan bir ses çıksın. O konuşsun. Ben bıkmıştım konuşkanlığımı hor görmekten, bunun da bir hastalık olduğuna dair kurgulardan. Eşit olalım istiyordum, dert ortağı olalım."

"Çetin, biz ikimiz sence, öyle herkesin beğeneceği "tipler" miyiz? Değiliz değil mi? Sonra, sen de Nihal'in sözünü ettiği şansı yitirdiği anda, tam o anda, oracıkta, onun yanında olmayı istedin mi? Peki, aşık olduğun insanda, başkasında olsa dayanamayacağın şeyleri hoş görür müsün?
Ben hoş görüyorum.
"Tip" sözcüğünden, daha doğrusu Nihal'in kullandığı biçimde kullanılmasından nefret ederim.
Nihal'in kitap sergisinden aldığı, hâlâ çok sevdiğini söylediği o kitaptan da nefret ederim. Hamile olmayanların ama "içinde bir çocuk taşıyanların" birbirlerine göz süzerek tavsiye ettikleri, simgelerle dolu, öğretici saçmalıklardan geçilmeyen, aptalca bir kitap."

"Birbirimize güneş kremi sürerken, dışarıdan birine nasıl göründüğümüzü düşündüm. Kıllı, göbekli iki koca adam. Bizim olduğumuzu hissettiğimizden farklı, çok farklı görünüyor olmalıydık. Bu acıklı gelmişti bana."

"Döndüğünde ona anlatacaktık, gururla hem de işin içine erkeklere özgü bir gizem katarak. Bizden istenilenden daha fazlasını yapmış ama bunu söylemeyi uygun bulmuyormuş havası vererek, boşlukta bir yerlere bakarak, sıkılarak konuşacaktık. Erkeklerin gizem silahı!"

"Uzağımızdaki her şey biraz olağanüstüdür, olduğundan biraz fazladır. Yaz bunları bir yere Çetin, boşa gitmesin!"

"Onu etkilemek için her şeyi, en alçakça şeyleri bile yapabilir, en süslü cümlelerle aklını karıştırabilirdim. Kavanozların kapağını kapatır gibi bir doğallıkla gelip beni öpmesi, ağzımı kapaması için. Beni sevmesi için..."

*Çetin ile Ender'in dinledikleri şarkılardan biri değil, ama bende nedense bunu dinleme isteği uyandı kitabı hatırlayınca da.

8 Haziran 2011 Çarşamba

Tatar Çölü- Dino Buzzati

Tatar Çölü benim canımı yaktı. Kendimle ilgili, hayatımla ilgili çok fazla şeyi önüme koyduğu ve beni düşünmeye zorladığı için canımı yaktı. Tercihlerim, yapabildiklerim, yapamadıklarım, özgürlüğüm, kapana kısılmışlığım, ailem, arkadaşlarım, ümitlerim... hepsi önümde şimdi. 

“Arkadaştılar, uzun yıllar aynı yaşamı sürdürmüş, aynı tutkuları, aynı dostlukları paylaşmışlardıİ birbirleriyle her gün görüşmüşlerdi; sonra Vescovi ticarete atılmış, Drogo ise subay çıkmıştı, şimdi Francesco'nun kendisine ne kadar yabancı olduğunu hissediyordu. Artık bu kolay ve hoş yaşam kendisine ait değildi. Şimdiden kendi atıyla Francesco'nunkinin farklı olduğunu düşünüyordu, kendi atının yürüyüşü daha ağır, daha durgundu, hayvanı bile yaşamının değişmek üzere olduğunu hissediyordu adeta.”

“Annesi, dönüşünde Drogo'nun kendisine yeniden o dünyada hissedebilmesi ve orada, uzun yokluğuna rağmen yeniden bir çocuk olarak kalabilmesi için, odasını öylece saklayacaktı; yaa... demek ki annesi, bir daha hiç geri gelmemek üzere yitip gitmiş bir mutluluğu olduğu gibi koruyabileceğine, zamanın akışını durdurabileceğine, oğlu geri geldiğinde kapı ve camları açmakla her şeyin eskisi gibi olabileceğine inanıyordu.”

“Nihayet kendisi gibi bir adam, birlikte gülüp şakalaşabileceği, kendilerini bekleyen yaşamdan sözedebileceği avcılıktan, kadınlardan, şehirden, şu anda Drogo'nun gözünde çok çok uzal bir dünyaya gömülmüş olan şehirden sözedebileceği dost bir varlık bulmuştu.”

“Kale, ona dahil olacağını asla düşünmediği, ama gözüne kötü göründüklerinden değil, yalnızca alıştığı yaşamdan çok uzak olduklarından dolayı düşünmediği meçhul dünyalardan biri olarak görünüyordu.”

“Kalede geçirdiği yirmi iki yılın sonunda bu askerde geriye ne kalmıştı? Tronk, dünyanın bir yerlerinde kendisine benzeyen, üniforma giymeyen, kentte gezinebilen ve akşamları arzularına göre ister yataklarına ister sinemaya, ister kabareye gidebilen milyonlarca insan olduğunu hâlâ anımsıyor muydu acaba?”

“Tabii ki, diğerlerine, subay arkadaşlarına karşı bir erkek gibi davranması, onlarla gülüp birbirinden açık saçık asker ve kadın hikâyeleri anlatması gerekiyordu. Ama gerçeği annesine söylemezse kime söyleyebilirdi ki? Ve bu akşam Drogo'nun gerçeği, cesur bir askerin gerçeği değildi, ciddi Bastiani Kalesi'ne layık bir gerçek değildi, arkadaşları, yol yorgunluğundan, bu karanlık kale beenlerinin baskıcı yapısından ve kendisni tam bir yalnızlığın içinde bulmasından oluşan bu gerçeği duysalar, gülerlerdi.”

“Evde şehirde, tüm saatler salonların büfelerindeki bardakları hafifçe çınlatarak, farklı tınılarla onu çalıyor olmalıydı; mutfaktan bir kahkaha; sokağın karşı tarafından bir piyano sesi geliyor olmalıydı. Drogo, oturduğu yerden, daracık, neredeyse mazgal deliği gibi bir pencereden kuzeydeki ovaya, o hüzünlü araziye bakabilirdu; ama şu an için karanlıktan başka bir şey görünmüyordu.”

“İnsanlar, “şu nehri aştıktan sonra on kilometre daha gidince varırsın,” diyeceklerdir. Ama, buna karşılık yol hiç bitmeyecektir, günler gitgide kısalacak, yol arkadaşları seyrekleşecek, camlarda hareketsiz, donuk, kafalarını sallayan suratlar görünecektir.”

“Ama Drogo, zamanın ne olduğundan habersizdi. Önünde tanrılar gibi, yüzlerce gençlik yılı olsa dahi, ona düşen pay hep küçücük olacaktı. Oysa onun önünde, tersine, basit ve sıradan bir yaşam, cimrice verilmiş bir armağan gibi, yılları parmakla sayabilecek ve insan tanıyana kadar eriyip gidecek küçük insani bir gençlik vardı.”

“Halbuki yirmi iki ay uzundur, birçok şey olabilir: Yirmi iki ay yeni ailelerin kurulması, çocukların doğması hatta konuşmaya başlaması, otların olduğu yerde kocaman bir evin yükselmesi, güzel bir kaıdnın yaşlanıp, artık kimse tarafından arzu edilmez hâle gelmesi, bir hastalığın, en uzun hastalıklardan biri dahi olsa, harekete geçmesi (ki bu arada, insan, kaygısız yaşamaya devam eder), yavaş yavaş bedeni kemirmesi, bir süre duraklayıp iyileşme umudu vermesi, sonra daha da derinleşerek yeniden ortaya çıkıp son umutları kemirmesi için yeterlidir.”

“Halbuki öyle güzel bir Ekim günüydü ki, güneş berrak, hava hoştu, yani bir muharebe için düşlenebilecek en uygun zamandı.”

“Evin kapısı açıldığında, Drogo birdenbire, çocukken yaz tatili sonunda şehre döndüğünde duyduğu o tanıdık kokuyu duydu. Bu bildik ve dost bir kokuydu ama yine de bunca zaman sonra içine bayağı bir şeylerin karıştığını hissetti. Evet, bu koku Giovanni'ye, geçmiş yılları, pazar günlerinin hoşluğunu, neşeli akşam yemeklerini, yitip gitmiş çocukluğunu anımsatıyor ama aynı zamanda da kapalı pencereleri, ev ödevlerini, sabah temizliğini, hastalıkları, kavgaları, fareleri de düşündürüyordu.”

“Deniyor ama tüm çabalarına karşın eski sohbetleri, şakaları, kullanılan sözcükleri yeniden hayata geçirmeyi beceremiyordu.”

“Eskiden adımları uykunun arasında bir çağrı gibi annesine ulaşırdı. Geceleyin duyulan tüm gürültüler bu ayak sesinden kuvvetli olsalar bile annesini uyandıramazlardı; ne sokaktaki at arabaları, ne çocuk ağlamaları, ne çarpan bir pancur, ne bacalardaki rüzgarın sesi ne yağmur, ne de mobilyaların gıcırtısı uyandıramazdı onu. Ancak oğlunun ayak sesleri uyandırabilirdi, ama bunun nedeni bu ayak seslerinin çok gürültü çıkarması değildi. Bunun, o ayak seslerinin oğluna ait olmasından başka hiçbir açıklaması, hiçbir nedeni yoktu.”

“Drogo bu karşılaşmanın kendisi için çok heyecanlı olacağını, yüreğinin çarpacağını düşünmüştü. Ama, kızın yanına gidip de gülüşünü yeniden gördüğünde “Ah Giovanni, nihayet geldin!” diyen sesini duyduğunda (bu ses düşlediği sesten öylesine farklıydı ki), geçen zamanın ayırdına varabildi.”

“Yirmi yıl önce gitmek, yaz harekâtları, atış talimleri, atyarışları, tiyatroları, baloları, güzel kadınlarıyla garnizonlardaki sakin ve parlak yaşama katılmak istiyordu. Ama öyle yapmış olsaydı tüm bunlardan şimdi elinde ne kalmış olacaktı ki?”

“Kendini böyle uykuya dalmış bir biçimde düşünmeye çalıştı, gözünün önüne hiçbir zaman göremeyeceği çok özel bir Drogo geldi. Kendi bedeninin hayvansı biçimde çökmüş, karanlık kaygılarla sarsılan, zorla soluyan görüntüsü, yarı açık ve sarkık ağzı gözünün önüne geldi. Halbuki o da bir zamanlar, bu çocuk gibi uyumuş, o da zarif ve masum olmuştu, kim bilir belki de hasta, yaşlı bir subay, acı bir şaşkınlıkla durup kendisine de bakmıştı. Zavallı Drogo, diye düşündü, bunun nasıl büyük bir zaaf olduğunun farkındaydı, ama sonuçta dünyada yapayalnızdı ve onu kendisinden başka sevecek kimsesi yoktu.”

“Çünkü açık havada, kargaşanın ortasında, henüz genç ve sağlıklı bir bedene sahipken, zafer borularının öttüğü anda ölmek güzel olabilir; ama bir hastane koğuşunda uzun uzun acı çektikten sonra ölmek daha kötüdür herhalde; evde, sevgi dolu ilenmeler, hafif ışıklar ve ilaç şişeleri arasında ölmek daha melankoliktir. Ama bilinmeyen, yabancı bir diyarda, sıradan bir han odasında, yaşlı ve çirkinleşmiş bir biçimde, dünyada, arkada hiç kimsenin kalmadığını bilerek ölmek kadar zor bir şey olamazdı.”

*Kitaba kendimi çok kaptırdım diye o noktalama işaretlerini, bağlaç kullanımlarını fark etmedim sanılmasın. Üzüntüm azaldığı zaman İletişim'i ayıpladım.